İstiklal Savaşı Sırasında Bir TÜRK Kızı'nın Duası...

Allah’ım;

Ak saçlı ihtiyarlar, bağrı yanık analar, gönlü yaralanmış yetimler, bütün Türk ve Müslüman kulların hep birden duaya geldik. Sesimiz, sana minarelerden, memleketimin bütün müslüman dünyasına ses veren mabedlerinden yükseliyor… Kalbimizi sana açtık. Gözlerimizde senin nurun, kalbimizde senin vecdin, ruhumuzda senin aşkın var… Mabedlerinde ağlayan, surların üzerinde feryat eden, müslüman iklimlerinde matem tutan yeisli Türk sedasını işiten Tanrım. Bizi de dinle… Ruhumuzdan kopan feryadlara acı ve bizi koru Allah’ım…

Günahlarımıza tövbe ederek şehidlerimizin ruhundaki kutsiyete sığınarak sana secde ediyoruz… Müslüman ruhunu temsil eden camilerine haç diktirme Allah’ım…
Yedi yüz seneden beri minarelerinde okunan ezan sesine bizi hasret ettirme Allah’ım…
Topraklar altında millet için ölen şehitlerini mezarında ağlatma Yarabbi…
700 seneden beri denizlerin hâkimi, şarkın hâkimi olduk. Bizi düşmanlarımıza esir eyleme Yarabbi…

Şarkın üstünde dalgalanan matem sancağı bütün esir olan müslüman dünyasının matemini ilân ediyor. İşte, biz, bugün, o siyah bayrağın altında ruhumuzdan taşan hıçkırıklar arasında sana yalvarıyoruz Allah’ım…

Asırlardan beri hükümran olan Türkün, bugün bütün milletlerin telin edeceği bir zulm ile mukaddesatı, istiklâli hayatı, her şeyi mahvoluyor… Biz, Allah’ım, senin adâletine sığındık. Bizim, her adâletin fevkinde, her kavmin üstünde en büyük kuvvetimiz olan Allah’ım, seksen milyon Türkün kalbinde senin vecdin, senin aşkın var. Ve, biz bu aşk ile Türk’ün hakkını bütün cihana, milletlerine bağıracak ve anlatacağız. Türkler, ancak Türk sultanının, halifesinin hükmünde yaşar. Ve, biz hürriyetimiz için, seksen milyon Türk, genç, ihtiyar, kadın, çocuk sesimizi işittirinceye kadar bağıracağız. Cihadımıza sen zahir ol Yarabbi…

Sesini, sana ilâhi mabedlerinden tekbirler, tehlillerle yükselten Türk’ün sesini işit ve bizi kurtar Allah’ım…

Huzurunda diz çöktük, sana bütün vicdanımız, bütün imanımızla yalvarıyoruz. İmdat dileyen yaşlı gözlerimiz, merhametine sığınan matemli kalplerimiz, hicran dolu ruhumuzla sana ibadet ediyoruz ve yalvarıyoruz… Hükümran olduğumuz topraklarda bizi süründürme Allah’ım…

Camilerimizde yanan din ve iman kandillerini söndürme Allah’ım…

Fatihlerin, bütün hakanların şan ve şeref ülkesinde olan hilâlini eksik etme Allah’ım…

Düşmanlara hakkın kuvvetini tanıt ve bizi kurtar Allah’ım…

( Ömer Sami COŞAR’ın 1919 yılı gazetelerinden derlediği “İstiklal Harbi Gazetesi’nden )



Aselsan da Neler Oluyor...?

Dünyanın çift kutupluluktan tek kutupluluğa dönüşmesinden sonra, dünyayı tek başına yönetme iddiasında olan güçler, diğer devletlere karşı pervasızca tavırlar sergilemeye başladılar. Daha önce karşı kutuptan çekinerek, mülayim davrandıkları devletlere, artık karşılarında çekinecekleri bir güç kalmadığı için, daha sert davranmaya başladılar. Çünkü onlara göre artık yolları açılmıştı. İstediklerini ne pahasına olursa olsun elde etmek yaklaşımı sergiliyorlardı. İşte bu devletlerden biri de Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Bu sert davranışların neler olduğuna bakacak olursak, karşımıza öncelikle Çekiç Güç, Kuzey Irak, PKK, Maden ve Petrol yasaları gibi konular çıkar.

ASELSAN ülkemiz açısından çok önemli kurumlardan biridir. “Aselsan Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ‘nın bir kuruluşudur.”[1] Türkiye’nin Kıbrıs Barış harekatından karşılaştığı zorluklardan sonra, askeri alanda dışa bağımlılığı azaltmak için devletimiz tarafından kurulmuştur. Sahasında kısa zamanda çok uzun yol kat etmiş, pek çok başarının altına imza atmıştır. Hatta bazı konularda kendi iç gereksinimlerimizi karşıladıktan sonra, ihracat da yaparak, teknoloji transferi yaparak kendini kanıtlamıştır. Aselsan’ı burada uzun uzun anlatmaya gerek duymuyorum. Aselsan hakkında bilgi edinmek isteyenler, istemedikleri kadar bilgiyi, kurumun www.aselsan.com.tr adresinde bulabilirler.

Aselsan’ın başarılarının, ülkemiz dışında bir yerleri rahatsız etmesi çok doğaldır. Çünkü, bu sahada rakipsiz olmak istiyorlar. Milletler mücadelesi penceresinden bakıldığında, bunu da normal karşılamak gerekir. Her devlet, diğer dünya devletleri karşısında en güçlü konumda olmak ister. Bunu, şu anda “dünya jandarması” rolünü oynayan bir ülkenin veya onunla işbirliği yapanların istemesi de normaldir. Bizim açımızdan önemli olan, Aselsan gibi bir kurumun yaşaması ve orada hizmet veren vatan evlatlarının da korunmasıdır. Türk milleti her ne kadar olaylarla yakından ilgilenmiyor gibi görünse de, TV dizileriyle, magazin programlarıyla oyalanmaya çalışılsa da, değerlerinden ve bu değerleri üretenlerden haberdardır. Onları sevmekte, kıskançlıkla da korunmalarını beklemektedir. Oyak bank gibi hassas bir Türk finans kurumunun yabancılara satılması düşüncesinden ne kadar rahatsız olmuşsa, Aselsan gibi bir kurumun da kıskançlıkla korunmamasından rahatsız olmaktadır.

Uluslar arası güçler, istediklerini elde etmek için kimsenin gözünün yaşına bakmazlar. Darbeler yaptırırlar. Hanedanlar devirirler. Devletler yıkarlar. Binlerce, milyonlarca insanın, masum çocukların, yaşlıların, kadınların, kısacası sivil insanların ölümüne neden olan savaşlar çıkartırlar. Çünkü, güç sahibi olmak ve bu gücü elinde bulundurmak için bunları yapmalarının gerekliliğine inanmışlardır. Dolaysıyla, “acıma” gibi bir duyguları da yoktur. Kendi faaliyetlerine engel teşkil ettiği için, Pakistan eski devlet başkanı rahmetli Ziya-ul Hak ve tüm kabinesinin bindiği uçağı havada vuracak kadar gözü kara davrananların, bizim mühendislerimize kıyma konusunda merhamete gelmeyecekleri aşikardır.

Uçak, tank ve daha bir çok önemli silah sisteminin modernizasyonunda görev yapan bu mühendislerimizin, milyonlarca hatta milyarlarca dolar dövizin bu ülkenin kasasında kalmasına birinci derecede katkıları bulunmaktadır. Buna küçük bir örnek vermek istersek aklımıza; “.. 2002 yılında İsrail’le yaptığımız tankların modernizasyonu ile ilgili anlaşma geliyor. Anlaşmaya göre Türkiye 170 tankın modernizasyonunu, yaklaşık 700 milyon dolar bedelle İsrail’in devlet kuruluşu IMI firmasına verdi”[2]

Devletler fedakar evlatlarının kanları ile yaşarlar. Bu anlamda her meslek de aynı önemdedir. İster asker olsun, ister mühendis, ister doktor, ister öğretmen! Fark etmez. Devletler bazı durumlarda, bu tür ölümler konusunda her nedense kamuoyuna doyurucu açıklamalar da yapmazlar. Tıpkı, cenaze törenine en üst düzeyde katılıp da, halen faillerini bir türlü yakalayamadıkları rahmetli Necip Hablemitoğlu’nda olduğu gibi. İşte bu durum kamu oyunun vicdanını yaralar. Ve toplum çeşitli şekillerde tepkiler vermeye başlar. Gerçekçi bir açıklama yapılmadığı sürece de, düşünceleri iddiaya dönüşür ve bunlara samimiyetle inanmaya başlar. Ve bunda da haklıdır.

Bu ölümlere kamuoyu tepkisi o kadar net oldu ki, bir muhalefet Milletvekili konuyu meclise taşıdı. “Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Tomanbay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yazılı bir soru önergesi vererek, Aselsan’da yaşanan intihar olaylarını sordu. Tomanbay soru önergesinde, söz konusu intihar olaylarının araştırılması gerektiğinin önemine işaret ederken, Başbakan Erdoğan’ı şu soruları yöneltti:

“-Aselsan yönetimi bu konuda bir çalışma yapmakta mıdır?
-Bu intiharlar arasında bir psikolojik bağ var mıdır?
-Aselsan adlı şirketimizde bu intiharları besleyen bir ortam söz konusu mudur?”

Tomanbay, soru önergesinde söz konusu olayların şirketin çalışma koşullarından kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorarken, “Çalışma koşulları yol açmıyorsa bu intiharların arkasında başka nedenler mi vardır; ya da sadece tesadüfle mi açıklanmaktadır?” diye kaydetti.”[3]

Ülkelerin piramitlerinin üst kesimini (Yönetim kadrolarını) dönüştürmek belki bir ölçüde mümkündür ama, piramidin orta ve alt kesimini oluşturan toplum kolay kolay dönüştürülemez. Bu kesim kendi düşüncelerini ve kendi savunma mekanizmalarını kendi oluşturur. Devletleri ayakta tutan en büyük güç de budur. Biz Aselsan’ın genç mühendislerinin ölümlerine bu açıdan bakıyoruz. Şimdi aşağıdaki tabloyu birlikte izleyelim.

ASELSAN MÜHENDİSLERİNİN ÖLÜMLERİ

Tarih: 7 Ağustos 2006
Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu (Ankara)

Makine mühendisi Hüseyin Başbilen

Ölüm şekli: Bileklerinin ve boynunun kesilmesi suretiyle intihar(!)

Tarih: 16 Ocak 2007
Yer: Gölbaşı (Ankara)

Elektrik mühendisi Alim Ünsem Ünal

Ölüm şekli: Aracının içinde başından tabancayla vurulmak yoluyla intihar(!)

Tarih: 26 Ocak 2007
Yer: Batıkent (Ankara)

Elektrik mühendisi Evrim Yançeken

Ölüm şekli: Batkent’te Alhisar sitesinde, 7. kattaki evinden atlayarak intihar(!)

Hiç birinin ölümünün görgü tanığı yok.

“7 Ağustos’taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen’in vücudundaki kesikler için “kendi yaptı” dendi.

Gölbaşı’ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının içinde başından vurulmuş bulundu. “İntihar etti” dendi.

Batıkent’teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı.

Dikkat ederseniz 3 ölüm de farklı biçimde gerçekleşiyor. 3 farklı intihar metodunu uyguluyor mühendisler. İntiharlar son 6 aya sıkışmış.”

Aselsan bir Türk kurumudur ve burada çalışanların tamamı da Türkiye için, Türk Devleti ve Türk Milleti için çalışır. Aselsan gibi hassas bir kurumda çalışanların bu kadar kısa süre içinde, şaibeli bir şekilde peş peşe ölmeleri, Türk halkının vicdanını rahatsız etmiştir. Yetkililer toplumu teskin edici hiçbir açıklama yapmayınca da, konu üzerinde spekülasyonlar artmaya başlıyor. Ve artık toplum tepki vermeye başlıyor. Nitekim, mühendis Hüseyin Başbilen’in ailesi bu intiharı normal görmeyerek bağımsız Türk yargısını göreve çağırmış, dava açmıştır.

“Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, çocuklarının cinayete kurban gittiğini savunan Başbilen ailesinin başvurusunu kabul etti. Başsavcılığın ‘normal intihar’ tespitiyle daha önce aldığı takipsizlik kararını bozan mahkeme, olayla ilgili soruşturmanın genişletilmesine karar verdi.”[4]

Bu sır intiharlar konusunda, mühendis Alim Ünal’ın babası Şemsettin Ünal’ın vicdanı da rahat değil.

“Oğlumun başına bir iş geldi. ‘İntihar’ diye kapatılan dosya yeniden açılsın” diyor acılı baba. “Ünal, oğlunun Aselsan’da ağırlıklı olarak F-16′lar üzerine çalıştığını söylüyor. Ünal, oğlunun sadece Türkiye’de değil, başta Amerika olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri ile Kanada ve İsrail’de bulunan savunma sanayii şirketlerinden önemli iş teklifleri aldığını belirtiyor. Ünal, “Oğlum, örneğin İsrail’den çok önemli iş teklifleri aldığını söylüyordu. Ancak bunları geri çevirdi. Siz düşünebiliyor musunuz? Binlerce dolarlık iş teklifini o bölgenin güvensiz olduğu gerekçesiyle geri çeviren biri intiharı seçer mi?” diye konuşuyor. Ünal, oğlunun çalıştığı projeler hakkında ise aileden kimseye bilgi vermediğine dikkat çekiyor.” Oğlunun hiçbir şekilde psikolojik sorunu, iş ve maddi sıkıntısı olmadığını anlatan Şemsettin Ünal, “Nikah hazırlıklarını sürdürüyordu, evlenecekti. Böyle bir değerin intihar etmesini kabul edemiyorum.” diyor. .. Anne Semra Ünal da oğlunun intihardan birkaç gün önce nişanlısıyla birlikte nikah hazırlıkları yaptığını belirterek, “Benim oğlum intihar etmedi.” diyor.”[5]

26 Ocak’da şaibeli bir şekilde ölen ODTÜ mezunu Elektrik mühendisi Evrim Yançeken’in ailesi ise şok olmuş durumda. En büyük ideali Aselsan’da çalışmak olan Evrim’in intihar etmiş olacağına inanamıyorlar. Anne Melek Yançeken, oğlunun Aselsan’da çalışmaktan çok mutlu olduğunu söylüyor. Oğlumun hayali her zaman Aselsan’da çalışmaktı diyor. Bu hayali

Bu ölümler konusunda deneyimli gazeteci Fatih Çekirge ise, sık sık “paranoyak olmadığını” tekrarlayarak (malum, artık ülkenin ve milletin kaderine sahip çıkma konusunda söz söyleyen herkes “paranoyaklıkla” suçlanarak pasifize edilmeye, susturulmaya çalışılıyor) şunları söylüyor:

“Ve son olarak iki yıldır ASELSAN’nda görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken sabah saat 06.00 sıralarında Ankara’daki evinin 6’ncı katından “atladı”.

Şimdi soralım… ASELSAN Türkiye’nin en gizli askeri/teknolojik çalışmalarının yapıldığı yerdir. Bu üç mühendis orada çok önemli görevlerde bulundular. Hele birisi var ki, Türkiye’nin en hassas konusu olan “Milli savaş yazılım” projesinde çalıştı… GÖRGÜ TANIĞI YOK. Paranoyak değilim ama…Paranoyak değilim ama…ODTÜ mezunu çocukların bu “görgü tanığı olmayan” intiharları konusunda kuşku bulutları görüyorum.”[6]

EŞREF BİTLİS

“1990′da orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı’na atandı.Bitlis, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye’den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD’nin Kuzey Irak’da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti’nin Türkiye’nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa hükümete şikayet edildiği iddia edildi. 17 Aralık 1992′de Çekiç Güç’e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak’ın Selahattin kentine gitmekte olan Bitlis’in helikopterine taciz uçuşu yaptı ve helikopteri inişe zorladı.

Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993′de, uçağının henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu şehit oldu.”[7]

Eşref Bitlis yüksek rütbeli bir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubuydu ve Türkiye Cumhuriyeti devletine, dolaysıyla da Türk Milletine çalışıyordu.

NECİP HABLEMİTOĞLU

“1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında “Dilde Fikirde İşde BİRLİK” adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı.

Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (UNDP) bir projesinde görev alarak Gagauz Türkleri’nin latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi.

Türkiye’de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları üzerine yaptığı araştırmalarla dikkat çeken Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002′de uğradığı bir suikast sonucu öldürüldü.” [8]

Hablemitoğlu da kendi sahasında tam bir uzmandı. Kamuoyu onu, Alman vakıflarıyla ilgili olarak, Ceviz Kabuğu programında konuştuklarıyla tanıdı. Konuştuğu hiçbir şey afaki değildi. Söylediği her sözün ardından belgeleri kameralara gösteriyordu. O gece adeta tek başına Alman devletini alt etmişti. Türk milletinin varlığı, birliği ve bekasına adamıştı kendisini. Eskişehir’de yaptığı son konuşmasında söylediği sözler çok anlamlıydı. Şehit edilmesinin ardından en çok o sözleriyle anıldı: “Ben Türk’üm ve başka Türkiye yok.”

AHMET CEM ERSEVER

Tarih:1 Kasım 1993.

Yer: Çamlıdere-Ankara

Neval Boz, Ersever’in ekibinden.

Tarih: 2 Kasım 1993

Yer: Polatlı-Ankara

Murat Demir, itirafçı, Ersever’e çalışıyordu

Tarih; 4 Kasım 1993

Yer: Elmadağ- Ankara

Ahmet Cem Ersever, Emekli Binbaşı

Peki, bu üçlüyü ölüme götüren gelişme neydi diye soracak olursak; “Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünün üzerinden bir ay kadar sonra 17 Mart 1993′de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda “Güneydoğu’da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir.” diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu.”[9]

Yani Türk Devleti ve Milleti için çalışma konusunda ısrar ediyordu. Ersever ekibinin ölümünün, Aselsan mühendislerinin ölümünden tek farkı, intihar süsü verilmeden infaz edilmiş olmalarıydı. Bu cinayetler de aydınlatılamadı. Sadece, devlet Ahmet Cem Ersever’i sahiplendiğini göstermek ister gibi, Yenimahalle’deki MİT kampusünün yanındaki caddeye onun adını vermekle yetindi. Bazı güçler bu değerli vatan evladını da kurdukları bir şeytan üçgeninde yok ettiler.

SONUÇ OLARAK

Ankara’yı bilenler hemen fark etmişlerdir. Gencecik mühendislerimizin ölümlerin gerçekleştiği yerler Ankara’nın Kuzeyi, Güneyi ve Batısı. Mekanlar bir üçgen oluşturuyor. Tıpkı Rahmetli Binbaşı Ahmet Cem Ersever olayında olduğu gibi. Malum, Binbaşı Ersever ve yakın çevresindeki iki kişi de Ankara’da üç ayrı yerde öldürülmüşlerdi. Adeta bir mesaj veriliyor gibi! Bu infazlardan anladığımız şudur: Karşı güç, böyle organize bir şekilde hareket ederek, ne kadar güçlü olduğunu, öldürme konusunda bile programlı çalıştığını ve yapamayacağı herhangi bir şey olmadığını vurguluyor. Öldürülenlerin yolunda ilerleyenlere de en etkili mesajı vermiş oluyor.

Bu yiğit Türk evlatlarının tamamının da Türk Milletinin ve Türk Devletinin bekası uğruna can verdiklerini biliyoruz. Hepsini rahmetle ve şükranla anıyoruz. Bu yiğit insanların hepsi de, verdikleri emeğin, çektikleri çilenin reklamını yapmayacak kadar onurlu, abide şahsiyetlerdir. Bu vatan onların döktükleri kanlarla hayat bulmaktadır. Bu yiğit Türk çocukları yiğitçe tavırlarıyla “Ser vermek var, sır vermek yok” ilkesiyle hareket ederken, birileri bir ömür boyu yapmadıkları, yapamadıkları işleri yapmış gibi akşam-sabah kendi reklamlarını yapmakla meşguller. Milletlerin tarihi yazılırken, herkes layık olduğu yeri bulacak, şehitlerimiz rahmet ve şükranla anılırken, kimileri de nefretle kınanacaktır.

Bu konu ile ilgili olarak, toplumun her kesiminden, konuştuğum pek çok kişinin düşüncesi, Aselsan mühendislerinin intihar etmedikleri, katledildikleri yönündedir. Yani, Türk kamuoyunun genel görüşü, bu genç kardeşlerimizin birer suikasta kurban gittikleri yönündedir. Benim kişisel düşüncem de bun yöndedir. Bekleyip göreceğiz. Sorumlu yetkililer ne zaman toplumu aydınlatacaklar. “Söz konusu vatan olunca gerisi teferruattır” düşüncesini kendine ilke edinen insanların öldürülmesi bu milleti zayıflatmaz, bilakis güçlendirir. Ancak bizim asıl korkumuz, üç-beş gün sonra, Aselsan’ın da liberal ekonomi düşüncesiyle (Oyakbank’ta olduğu gibi) yabancılara satışının gündeme gelmesidir. Sizce olmaz mı?

Muharrem Kılıç

İstanbul, 26 Haziran 2007

Dipnotlar

[1] http://www.aselsan.com.tr/map.asp

[2] http://www.kudusyolu.com/yazi.php?dil=tr&yzr=16&id=381

[3] http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=222600

[4] http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=278701

[5] http://www.haber5.com/haber.php?haber_id=284972

[6] Fatih ÇEKİRGE-29 Ocak 2007 Hürriyet

[7] http://tr.wikipedia.org/wiki/E%C5%9Fref_Bitlis

[8] http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2462

[9] Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.99

Ahmet Cem Ersever'in İtirafları...1


GİRİŞ

Tarih 29 Ekim 1993. O akşam gece nöbetçisi Muhabir Sinan Onuş saat 19.20′de çalan telefonu her zaman olduğu gibi, ‘Buyrun Aydınlık’ diye açıyor. Çok iyi Türkçe konuşan sakin bir ses “Kontrgerillacı Ersever’i infaz ettik. PKK adına arıyorum. Sıra Soner’de” deyip telefonu kapatıyor… Aynı saatlerde Sabah ve Özgür Gündem gazeteleri de aranıyor. Meçhul kişi bu kez şöyle diyor: “Türk İntikam Tugayı adına arıyorum. Bitlis Paşa’nın katili Er-sever infaz edildi”.
Binbaşı Ahmet Cem Ersever 1993 yılı başında, PKK’ya karşı “gayri nizami harp” verilmesini savunduğu için Türk Silahlı Kuv-vetleri’nden ayrıldığını söylemişti . 9-14 Haziran tarihlerinde Ersever ile röportaj yapmıştık. Aydınlık’ta yayımlanan bu röportaj nedeniyle Jandarma Askeri Savcılığı Binbaşı Ersever hakkında soruşturma başlatıp, dava açmıştı. Duruşma tarihi 26 Ekim 1993′tü. Ersever avukatına “mutlaka geleceğim” demişti. Ancak gelmedi. Eşi Yıldız Ersever ile avukatı Emin Emir, Binbaşı’nın nerede olduğunu onun arkadaş çevresine sordular. Kimse bilmiyordu. . İşte Ersever’in infaz edildiğine dair telefonlar o günlerde edildi gazetelere… 3 Kasım 1993 tarihinde büromuza Soner Yalçın adına Ankara Otobüs Terminalinden postalanmış bir zarf geldi. Açtım, zarftan Binbaşı Ersever’in nüfus cüzdanı çıktı. Nüfus cüzdanı beyaz bir kağıdın içine konulmuştu. İki gün sonra ise, Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in elleri arkadan bağlanmış ağzı bantlı kafasına iki kurşun sıkılmış cesedi Ankara Elmadağ ilçesi çıkışında kireç ocaklarında bulundu. Ertesi gün bir ceset daha ortaya çıkacaktı. PKK itirafçısı olduktan sonra Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele biriminde memur olarak çalışan ve Ersever’in emekli olmasından sonra istifa eden Mustafa Denizde, elleri arkadan bağlanıp kafasına tek kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Cesedi Ankara Polatlı’da bulunmuştu. İlk bulunan ceset Mahsune’ye aitti. Ersever’in ölüsü bulunmadan bir hafta önce, Ankara’nın 90 kilometre uzağında Kızılcahamam tarafındaki Çamlıdere beldesi yakınlarında bulunan 25-30 yaşlarındaki sarışın kadının kim olduğu öğrenilememişti. Cesedin Ersever’in sevgilisi Mahsune’ye ait olduğu sonradan tespit edilmişti. Ankara’nın üç ayrı çıkışında bırakılan bu cesetlerin benimle ne ilgisi vardı? Katiller beni neden tehdit etmişlerdi? Binbaşı Ersever’in nüfus cüzdanı niçin bana gönderilmişti?…

I. BÖLÜM “CEM YÜZBAŞININ YARDIMCILARI

O dönemde çalışmakta olduğum 2000′e Doğru dergisi 8 Aralık 1991 tarihinde “Kimlikleri ve Eylemleriyle İşte Mardin Kontrgerillası” başlıklı bir haber yayımladı: “Son 5 ayda Mardin, Ömerli, Savur, Nusaybin, Midyat, Batman ve İdil’e bağlı köylerde kontrgerillanın eylemleri sonucu 22 kişi öldü, 5 kişi yaralandı. Bu cinayetleri işleyenlerin eşgalleri ve yöntemleri aynı. Beyaz Renault’a biniliyor. Kars lehçesiyle Kürtçe konuşuyorlar. Gerilla kılığında dolaşıyorlar. Bu kontrgerilla ekibinin başında Jandarma subayları A.Ö. ile H.K. var. Vurucu (tetikçi) timin şefi ise Karslı MHP’li eski bir öğretmen olan Y.S. dört kişilik infaz timinde itirafçılar var.” 2000′e Doğru, “Mardin Kontrgerillası” haberinde baş harfleriyle verdiği kişileri, açık adlarının belirtildiği bir yazı ile Başbakanlığa ve İçişleri Bakanlığı’na bildirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu iki subay hakkındaki bilgileri ise gene isimleri açıkça yazarak Genelkurmay Başkanlığı’na iletti. Ancak bu kurumlardan hiçbir yanıt alamadı. “Haberiniz doğru değildir” gibi bir açıklama bile yapılmadı. Biz de “Mardin Kontrgerillası” haberini geliştirmeye karar verdik. Araştırmaya devam ettik.

“Gerilla Gibi Giyinirler”

Subay A.Ö. Mayıs 1992 tarihinden beri Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’nda görev yapıyordu. Bölücü ve Yıkıcı Azınlık Kısım Amirliği’nde görevliydi. A.Ö. uzun yıllar Güneydoğu’da görev yapmıştı. Kontrgerilla faaliyetlerinde yanında hep “Cem Yüzbaşı” diye biri vardı. A.Ö. “Cem Yüzbaşı”nın yardımcısıydı. “Bu subaylar hep sivil dolaşırlar. İkisi de istihbaratçı. Tehlikeli adamlar, dikkatli olun” demişti emekli bir Kurmay Albay. Araştırmaya A.Ö.’nün biyografisini saptayarak başladık. A.Ö. 1954 Muş Bulanık doğumlu, Kafkas kökenliydi. Kuleli Askeri Lisesi’nden mezundu. Harp Okulu’nda öğrenci iken okul arkadaşlarından 43 kişinin ismini yazıp, “Bunlar solcudur” diye Okul Komutanlığı’na ve MİT’e ihbar ediyor. İhbar dilekçesinin altına “Milliyetçi, Atatürkçü Subaylar” imzasını koyuyor. A.Ö. 1974 Harp Okulu çıkışlıydı. Jandarma istikamcı. 1976-77 döneminde Foça Komando Okulu’nda kurs görüyor. Burada da bazı subayları solcu diye ihbar ediyor. ‘Cem’le Foça’dan tanışıyorlardı. 1500 subayın re’sen emekli edildiği 12 Eylül döneminde darbe için aktif rol alıyor. A.Ö. ile ilgili bir astsubay şunları anlatıyor: “1978 yılında Mardin 22′nci Sınır Tugay’ında görev yaparken birlikte çalıştığı ve çok yakın arkadaşı olan ‘Cem Yüzbaşı’ ile birçok operasyonlara katıldılar. Daha sonra ikili Jandarma İstihbarat’da da birlikte çalıştılar. Burada görev yapan subaylar gerilla gibi giyinirler. Kendileri Kürt değil ama çok iyi Kürtçe konuşurlar.” A.Ö. Güneydoğu’daki birçok cinayetin sorumlusu olarak gösteriliyordu. Haberi yazmadan önce kendisiyle görüşmek istedim. Telefonla ulaştım. Hakkındaki bilgileri ve söylenenleri sıraladım. Görüşmek istediğimi söyledim. A.Ö. sert bir yanıt vererek bizimle görüşemeyeceğini belirtti. Telefonu yüzüme kapattı! Binbaşı A.Ö.’nün bu tavrı doğrusunu söylemek gerekirse bizi oldukça öfkelendirdi. Araştırmaya devam ettik: A.Ö., 12 Eylül’den sonra ilk sınır ötesi operasyonlara katılan subaylar 12 Aralık 1980 tarihinde Suriye’deki KAWA’nın kampını basan timin başında A.Ö. var. İçlerinde KAWA’nın Merkez Komite üyesi Hüseyin Aslan’ında bulunduğu önder kadrodan 15 kişi bu baskında öldürüldüler. A.Ö., 12 Eylül’den sonra kısa bir süre Mardin Belediye Başkanlığı yaptı. Zeki Yumurtacı’nın Katili “Mardin Kontrgerillası” içinde adı geçen diğer subay ise H.K. idi. H.K.’nın kontrgerilla olma “serüveni” oldukça ilginç. 12 Eylül darbesine birkaç ay kala İstanbul Bakırköy İlçe Jandarma Bölük Ko-mutanlığı’na atanıyor. Darbeden sonra 12 Eylül sorgulamalarında bizzat yer alıyor. 18 Eylül 1980 günü olay keşfi için Avcılar’a tatbikata götürdükleri devrimci Zeki Yumartacı’yı öldürüyor. Olay basına, “Polis ekibine ateş açan teröristler tatbikata götürülen arkadaşlarını vurdular” diye yansıtılıyor. Zeki Yumurtacı’nın kafasına silahı dayayıp öldüren kişi ise subay H.K. Bu olayı anlatan Albay şunları söylüyor: “O günlerde İstanbul’da birçok solcu öldürüldü. İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın değişik bir taktiği vardır. Bir polisi veya subayı pisliğe bulaştırmak için tetik çektirir. Tetiği çeken kişi ise bu işlerden artık kurtulamaz. H.K. işte böyle bir numara ile pisliğe bulaştırıldı. Sanıyorum hâlâ da bu rezil işleri yapmaya devam ediyordur. Çünkü bu işlere giren subayın, polisin kurtulması zordur. H.K.’yi diledikleri gibi kullanırlar.” Nitekim İstanbul Avcılarda başlayan faaliyet Mardin’de sürüyordu. Kontrgerillacı Sayın Ekibi A.Ö. ve H.K. ile başlayan ‘Kontrgerillacı subaylar’ listesinde “Cem Yüzbaşı “da vardı. Bu listenin başında ise; daha sonra bir suikaste kurban giden Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Hulusi Sayın’ın kayınbiraderi Albay C. K. bulunuyordu. Jandarma Genel Komutanlığı’nda 70′li yıllarda iki grup ortaya çıkmıştı. Sosyal demokratların oluşturduğu ve başında Korgeneral İsmail Selen’in bulunduğu grup ile MHP’lilerin biraraya gelip liderliğini Korgeneral Hulusi Sayın’ın yaptığı ekip. İki grup sürekli çatışma halindeydi. “Kontrgerillacı subaylar” Hulusi Sayın’ın ekibi içindeydi. Ekipte “Yüzbaşı Cem” ve A.Ö.’den başka C.K., T.S., A.Ş., İ.Y., F.A., gibi birçok MHP’li subay daha vardı. Bu “Kontrgerillacı subayların” 70′li yıllardaki “karargahları” ise Ankara’daki Jan. Okul Komutanlığı’ydı. Ana Tamir Atölyesi’nden silah kaçırıp bunları MHP’lilere veriyorlardı. Bu konuda haklarında soruşturma açılmıştı. Ancak soruşturma hasıraltı edilmişti. Boğma zinciri gibi MHP’lilerin o yıllarda çok kullandıkları yaralama - öldürme aletlerini de gene bu ekip tarafından sağlanmıştı. Gruptaki MHP’li subaylar açıkça eylemlere de katılıyorlardı. Örneğin, Subay F.A.’nın silahı solcu bir doktor olan Mehmet Güçlü’nün öldürülmesinde kullanılmıştı. Böyle olduğu kesinleştiği halde hiçbir şey yapılmamıştı. Tam tersine rütbesi hep yükseldi. Halen Albay olarak görevinin başında. “Yüzbaşı Cem” bu grubun aktif elemanlarından biriydi. MHP’nin toplantılarına çekinmeden üniforması ile gidiyordu! “Yüzbaşı Cem” giderek daha fazla ilgimizi çekiyordu…

JİTEM…

JİTEM (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) adını ilk kez 1991 yılı sonunda duymuştum. Ancak ilgimi çekmemişti. Daha sonraki günlerde JİTEM’de görev yaptığını söyleyen bir astsubayla karşılaştım. 1992 yazının sıcak bir Haziran günü oturup saatlerce sohbet ettik. ” Bu birim Jandarma’da ilk kez 1938 yılında değişik bir isimle kuruluyor. O yıllarda Jandarma Teşkilat ve Vazife Nizannamesi’nin şekavetin izalesi (eşkiyalığın ortadan kaldırılması) ve ajan muhbir tayinine dair talimat var. İşte bu talimat sonraki yıllarda re-organizasyona tabi oluyor. Sanıyorum 1987 yılında tekrar JİTEM adı ile kuruluyor. Jandarma İstihbarat Birimleri bölük pörcüktü. Hepsini bir komutanlığa bağlamak istediler. Adına da Jandarma istihbarat Terörle Mücadele denildi.” “JİTEM’in örgütlenmesi şöyledir: Direkt Jandarma Genel Komutanlığı ile irtibatlıdır. JİTEM Grup Komutanlığının başında bir binbaşı bulunuyor: Önce Cem Binbaşı vardı, o ayrıldı. Yerinde şimdi Nurettin Binbaşı var.”* (* Astsubay sadece Diyarbakır JİTEM’i biliyordu. Halbuki Türkiye’de 7 JİTEM Grup Komutanlığı vardı. Kurucusu ise halen Niğde Alay Komutanlığında görevli Albay A.D. idi.)
Subay A.Ö.’nün komutanı “Yüzbaşı Cem” bu kez karşıma “Cem Binbaşı” olarak çıkmıştı. Astsubay’a hemen Binbaşı Cem’i sordum. Çekindi: “Açık kimliklerini vermek istemiyorum. Zaten Cem’i fazla tanımıyorum. Benden önceydi. Nurettin Binbaşı Malatyalı. Kürt değil ama çok iyi Kürtçe konuşuyor. Binbaşı Cem şimdi sanıyorum Genel Komutanlık’da görev yapıyor. Zaten burada görev yapanlar nedense daha sonra hep Genel Komutanlık’a tayin olurlar!” Astsubay, JİTEM’in örgütlenmesi hakkında detaylı bilgiler verdi: “JİTEM Grup Komutanı’nın alt kadrosunda bir veya iki subay ile birkaç astsubay görev yapar. JİTEM Komutanlığı’na bağlı; gerilla gibi giyinen, altlarında özel arabaları bulunan JİTEM komutanları dışında kimseden emir almayan, kendi başlarına buyruk olan çoğunlukla dağda gezen, mağaralarda kalan timler vardır. Kaç tim olduğunu bilmiyorum.” Benim bildiğim kadarıyla eskiden Jandarma Genel Ko-mutanlığı’nın “Bölge Birimleri” vardı. Bunların başında Grup Amiri bulunurdu. Türkiye yedi grup amirliğine ayrılmıştı. Bu yedi grup amirliğine ise iller bağlıydı. İller ise “Yuva Başları” denilen daha küçük birimlerden oluşuyordu. JİTEM kafamı karıştırmıştı. Astsubay’a bildiklerimi söyledim. Anlaştık: ‘Bölge Birimleri’nin yani grup amirliklerinin yerini; 1987 yılında JİTEM almıştı. Şimdi de yedi JİTEM birimi vardı. Bunlar direk Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı’na bağlıydı. Astsubay eline kağıt kalem aldı. Jandarma’nın örgütlenmesini çizdi:

“PKK’lı Sanırsınız”

Astsubay, Diyarbakır JİTEM’e bağlıydı. Ancak kendisi grubun elemanı değilmiş gibi anlatıyordu: “Bunlar köy köy, mezra mezra dolaşırlar. Her timin kendi bölgesi vardır. Hepsi çok iyi Kürtçe konuşur. Zaten bunları birçok köylü PKK’lı sanır. Bu timleri sizde görseniz PKK’lı mı, asker mi olduğunu anlayamazsınız. Hepsi bıyıklı ve sakallıdır. JİTEM timleri bazen PKK kimliğiyle gidip, kavgalı köylüleri birbirleriyle barıştırır. Bu timlerin asıl amacı istihbarat toplamaktır. “Timlerin başında üsteğmen veya yüzbaşı bulunur. Bir ti nde subaydan başka bir kaç tane astsubay ile en fazla ikide er vardır. Erler yemek, temizlik gibi yardımcı hizmetlerde kullanılır. Bu timlere son yıllarda itirafçılar da katılmaya başladı. “JİTEM timlerinin gizli ödenekleri vardır. Bu timlerde görev yapan subaylar çok iyi para kazanırlar. Bol primi, ikramiyesi vardır. Özellikle iyi istihbarat alındığında primleri artar. “Söylediğim gibi bu timlerin asıl amacı istihbarat toplamak, sorumlu olduğu bölgede istihbarat ağı kurmaktır. Köylüleri ‘devşirip’ muhbir yapmaktır. Köy korucusu olan bir köyde mutlaka JİTEM’in muhbiri vardır. Timlerle, korucuların ilişkileri çok sıkı fıkıdır. Her köyde, mezrada bir muhbir bulunsun istenir. Ancak muhbir bulmak çok zordur. Genellikle korucular yapar bu işi.”

JİTEM Arabaları…

Astsubay’ın bundan sonra anlattıklarından dehşete düştüm. Astsubay, Güneydoğu’da görev yapan bazı subayların uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yaptıklarını iddia ediyordu! Kişi ve yer isimleri veriyor, olayları detaylarıyla anlatıyordu: “JİTEM çok iyi amaçlar için kuruldu. İstihbarat toplamak tek gayesiydi. Sonra dejenere oldu. Tim komutanları kendi gruplarını oluşturdukları için işi bilen elemanlar yerine, kendisine çıkar sağlayacak, kendi yaptığı kanun dışı davranışlara göz yumacak itirafçıları, askerleri seçmeye başladılar. Çoğu tim elemanı yapılan kanun dışı hareketlere göz yumdu. Üst rütbeler de ses çıkarmadı. Sonuçta ufak çapta başlayan kanun dışı hareketler çok büyüdü. Binlerle ifade edilen paralar, milyarlarla ifade edilmeye başlandı. Nihayet JİTEM’de çalışanların hemen tümü bölgede uyuşturucu ve silah kaçakçılığında etkin rol almaya başladılar.” Astsubay şaşkınlığımı anlamıştı: “Evet şaşıracaksınız ama gerçek bu! JİTEM timleri bölgede uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapıyor.” .Merakla sordum: “Nasıl yapıyorlar?” Anlattı: “JİTEM timlerinin altında sivil arabalar var. Bu otomobiller, değişik renktedir. Plakaları ise resmi değil, sivildir. Güneydoğu’nun tüm karayollarındaki arama noktalarından rahatça geçerler. Durdurulmazlar, aranmazlar. JİTEM timi kimliğini gösterir, çeker gider.
“İşte bu kolaylık nedeniyle, İran’dan, Irak’tan, Suriye’den gelen uyuşturucular JİTEM arabalarına yükleniyor. Uyuşturucuyu alan JİTEM arabaları duruma göre Van veya Diyarbakır’a gidip uyuşturucuyu teslim ediyor. Uyuşturucular buradan İstanbul’a, Mersin’e gidiyor.” Astsubay “Sizin aracılığınızla yetkilileri uyarmak işiyorum” dedi: “Asıl pusu JİTEM arabalarına atılsın! Arabalardan ne kadar eroin çıkacaktır görsünler. Araştırılsın; JİTEM timlerinde görev yapan subay ve astsubayların, Batı’ya tayin olduktan sonra nasıl zengin oldukları! Son model arabaları, apartmanları, daireleri, nasıl aldıkları! Araştırırlarsa bulurlar; zengin olmayan JİTEM komutanının bulunmadığını!” Daha detaylı bilgi vermesini istedim. İddiası büyüktü. Astsubay bu konuda tahmin ettiğimden daha bilgiliydi. “JİTEM timleri, kaçakçılığı ilişki içinde oldukları korucubaşları ve itirafçılar aracılığıyla yapıyorlar. Bunların çıkarları ortak olduğu için birbirlerini hep korurlar. “Size bir örnek vereyim; Silopi JİTEM’inden bir astsubay Şenoba’daki bir köylü ile ilişki kuruyor. Bu köylü hem muhbirlik hem de uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. K.Irak’tan gelen uyuşturucuyu Yüksekova’dan teslim alıyor. Tabii malı alacağı gün ve saati astsubaya bildiriliyor. Astsubay da JİTEM’in sivil plakalı Renault arabasıyla gelip uyuşturucuyu Diyarbakır’a götürüyor! Böyle kaç parti mal götürdüler… “Bir başka örnek daha vereyim. Yüksekova’da bir köyde, ‘eroin imalathanesi var’ diye duyum alınıyor. Köye baskın düzenleniyor. Köylülerle yapılan pazarlık sonucu Yüksekova Merkez Jandarma Karakol Komutanı Astsubay milyonlarca lira rüşvet alıyor. Sıfır hattında; yani sınırda bulunan Bölük Komutanlarının, Alay Komutanlarının, İl Jandarma Alay Komutanlarının yüzde 80′i bu işin içindedir. “Bölgeye gelen sınır komutanları, ister istemez bu işlere bir şekilde bulaştırılıyor. Yeni gelen komutana kaçakçılık yapan ağalar, korucu başları, belediye başkanları hemen ziyarete gelirler. Komutanın nabzını yoklar, hediyeler verirler. Samimi olmaya çalışırlar. Eğer samimi olurlarsa işler kolaylaşır. ‘Al gülüm ver gülüm’ başlar. Zaten tayini çıkan komutan yeni gelen subaya dönen dolapları anlatır. Eğer yeni gelen subay iyi niyetli ise uyuşturucu kaçakçılığına karşı biriyse bu kez ağalar, korucular onu yerinden etmek için çeşitli dolaplar çevirirler. Nüfuzlarını kullanırlar. Araya kimler kimler sokulur; Belediye Başkanları, Milletvekilleri, Bakanlar…” Resmi Silah Kaçakçılığı Astsubay sadece uyuşturucu kaçakçılığı yapılmadığını anlattı. Bölgede, özelikle Körfez Savaşı’ndan sonra silah kaçakçılığı olaylarında büyük artış olmuştu. “JİTEM timleri, muhbirler, PKK itirafçıları aracılığıyla tespit ettikleri sığınaklardan ele geçirdikleri silah ve mermileri kaçakçılar vasıtasıyla PKK’ya, K.Irak’taki peşmergelere satıyorlar!” Bu sözünün ardından hemen örnek bir kaçakçılık olayı anlattı: “1991 yılının Mart ayı başlarında Silopi JİTEM Tim Ko-mutanlığı’ndan bir ekip Şenoba’ya geliyor. Buradaki ajanlarıyla ilişkiye geçiyor. Silah duyumu alıyorlar. Gündüz aldıkları bu duyumu yukarıdan kimseye bildirmiyorlar. Geceyi bekliyorlar.
“Gece 01.00 sıralarında beyaz renkli Renault marka arabalarına binip yola çıkıyorlar. Uludere yol ayırımında arazi kesiminde, İnceler Köyü yakınlarında gizli bir sığınakta 5000 adet Kalaşnikof mermisi, birkaç tane Kalaşnikof tüfek ile Brovning 14′lü tabanca buluyorlar. Bunları büyük bir gizlilik içinde arabalarına yükleyip götürüyorlar. Bu silahları Cizre ve Silopi’deki korucular aracılığıyla satıyorlar! “Asıl silah vurgunu Kürt mültecilerin Türkiye’ye gelmesi sırasında yaşandı. 500 bin kişi Işıkveren Altınyayla bölgesine yerleştirildi. Toplam 200 bin küsur silah teslim alındı. Gidin bakın, kayıtlarda gözüken silah sayısı 1600! Diğer silahlar nereye gitti? Araştırılsın istiyoruz!” Astsubay kaçakçılık yapan subayların isimlerini de bir bir vermişti. Subayların nasıl kaçakçılık yaptıklarını örnek olaylarla anlatmıştı. Astsubayın anlattıklarını, Güneydoğu’da görev yapan bir Yüzbaşı da
doğrulayınca, 21 Haziran 1992 tarihli 2000′e Doğru dergisinde yazdım: “JİTEM’de görevli astsubay açıklıyor: Uyuşturucu kaçakçılığı yapan subaylar” “Doğal olarak” haber basında yeterli ilgiyi görmedi. Sadece Meydan gazetesinden Behiç Kılıç haberden alıntılar yaptıktan sonra makalesini şöyle bitirmişti: “Şehit düşen yoksul aile çocukları, pisi pisine ölen Kürt çocukları, siyasete sızan milyarder terör sözcüleri ve terörün belini kırdık lafından başka marifeti olmayan yöneticiler… İşte bizim Güneydoğu bölgemiz. Ne zaman biteceği belirsiz kabus.”
Aradan bir ay geçti. Jandarma Genel Komutanlığı JİTEM haberinde yer alan bilgiler doğrultusunda “soruşturma açabilmek” için 2000′e Doğru’ya başvurdu. Gönderilen yazıda mevcut bilgilerin Jandarma Genel Komutanlığı’na ulaştırılması rica edilmişti. Konuyla ilgili daha önce yaptığımız haberlerle, elimizdeki bilgi ve belgeleri toparlayıp bir dosya yapıp gönderdim. Dosyayı gönderdikten sonra Jandarma Genel Komutanlığından bir yazı daha aldım. Bu kez haberi bize veren subayların isimleri isteniyordu! Olacak şey değil ama oluyor işte! Gazeteciye haber kaynağı soruluyor! Ben durumu subay arkadaşlara aktardım. Subaylar “Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapanlar arasında kimler var hepsini bilmiyoruz. Bizi sorgulayacak kişilerin bu iş içinde olmadığını nereden bilelim?” diyerek ifade vermeyi reddettiler. Bunun üzerine komutanlığa haber kaynaklarımızın isimlerini veremeyeceğimizi bildirdim. Jandarma Genel Komutanlığı ile yazışmalarımızı da ayrı ayrı dergide haber yaptım.

“JİTEM Dosyası” bizim için bu haberle kapanmıştı. Ancak bu kez ‘Cem Binbaşı Dosyası’ açılmıştı. Çünkü her taşın altından adı çıkıyordu… Kimdi bu “Cem Binbaşı”?

Ahmet Cem Ersever


Ahmet Cem Ersever,1950 yılında Erzurum'da doğdu.Emekli Jandarma Binbaşı.
Ankara'da Basın Yayın Yüksek Okulunda bir yıl okuduktan sonra 1969 yılında girdiği Harb Okulu'ndan 1972 yılında mezun oldu.

11 Aralık 1979'da Jandarma Genel Komuranlığı tarafından İçel, Hatay, Gaziantep, Mardin, Urfa, Edirne, Kırklareli ve İzmir illerinde kaçakçılık olaylarını soruşturmakla görevlendirildi [Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.31]. 20 Şubat 1980'de Trabzon'daki kaçakçılık olaylarının takibi ile görevlendirildi. Henüz Yüzbaşı rütbesindeydi. 12 Eylül sonrasında Güneydoğu'da yaşanan terör olaylarına karşı mücadele etmek amacı ile istihbarat toplamak ve toplanan istihbarat ile operasyonlar düzenlemek amacıyla Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı (JİTEM) adı aldında faaliyet gösteren merkezi bir örgütlenmenin fikir babalığını yaptı ve doğrudan Jandarma Genel Komutanına bağlı olarak çalışacak olan JİTEM'in başına geçti.

Ersever, bir süre sonra Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın'a yaptığı açıklamalar ile Yeşil kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım ve bazı faili meçhuller ile ilgili bilgiler verdi. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünün üzerinden bir ay kadar sonra 17 Mart 1993'de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda "Güneydoğu'da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir." diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu [Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.99]. Bu arada PKK ile psikolojik mücadele yöntemi olarak Ahmet Aydın takma adıyla, Üçgendeki Tezgah ve APO-PKK-Kürtler isimli kitapları yazmış, ancak geçim sıkıntısı içine düşmüştü. İşadamı Alparslan Ertuğ ile ilişki içindeydi ve eğer kendisine birşey olursa Güneydoğu'dan tanıdığı Hanefi Avcı'ya haber vermesini istemişti. Ersever Aydınlık gazetesine anlattıkları ile ilgili olarak mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993'de Ankara'ya gitti ve bir daha kendisinden haber alınamadı. 1 Kasım'da Ankara, Çamlıdere'de sevgilisi Neval Boz'un, 2 Kasım'da Ankara, Polatlı'da itirafçı Murat Demir'in ve 4 Kasım 1993'de Ankara, Elmadağ'da Ahmet Cem Ersever'in cesetleri jandarma tarafından bulundu. Kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldü.

Vatandaş Teğet Geçti...

Umulanın aksine , iktidar partisi hedef gösterdiği illeri kazanamadı. Ceketimizi Seçime soksak kazanırız dedikleri il de bile seçimi kaybettiler. Büyüklük ve kibir seçimler de iktidar partisinin bazı eksiklikleri görmesini engelledi. Ne demişler böbürlenme padişahım senden büyük yukarıda ALLAH var...!!!

One Munite...!!! Teğet Geçti...


Yerel seçimler öncesi
doğu illerinde dağıtılan yardımlar ne yazık ki iktidar partisine oy olarak dönmedi...!!!
Bölge halkı , yardımları bir güzel aldı ; oyları da bir güzel bildiği partiye verdi...!!!

Milletimizin Efendisi Köylülerimiz

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki heyeti taşıyan
helikopter, düştükten 47 saat sonra köylüler tarafından bulundu. Bu sayede köylülerimiz, sadece 'Milleti efendisi' değil arama-kurtarma çalışmalarının da uzmanı olduğunu kanıtlamış oldular. Haksız da değiller. Koca devletin 47 saat boyunca bulamadığı helikopterin enkazını, 'anında organize olmuş' muhtar ve 17 kişilik ekibi 6-7 saatlik bir çalışmayla buldu. Bu sayede de, 85 yıldır organize olamayan Türkiye Cumhuriyeti'ne de 'Felaket anında nasıl organize olunur?' dersi verdiler.


Muhsin Yazıcıoğlu


Muhsin Yazıcıoğlu
1954 - 2009

Büyük Başkan , Ruhun Şad ve Mekanın Cennet Olsun.
Yüce Yaratıcı TÜRK'ü Korusun ve Yüceltsin.
Yüce Yaratıcımıza Emanetsin.

Sorumlulardan Derhal Hesap Sorulmalıdır


Helikopter Kazası Sonucunda Yaşanan Kurtarma Rezaleti Hepimizi Derinden Üzdü. 47 Saat sonra Bölge de yaşayan köylüler tarafından bulunmasına rağmen , İçişleri bakanı Beşir Atalay ; enkazın bulunmasını kurtarma ekiplerine bağladı. Bunu büyük bir başarı olarak niteledi. Dünyanın neresinde bir kaza ardından kurtarma ekipleri olay yerine 47 saat sonra ulaşıyor ve bu büyük bir başarı oluyor ? Elinizi insafınıza koyun ve bir daha düşünün ! İşine geldiği zaman hemen herkesin telefonundan yerini tespit eden devlet , böylesine önem arzeden bir durum da nasıl bu kadar aciz kalabiliyor ? Ve... Arslan gibi 6 tane vatan evladı göz göre göre kaderleri ile başbaşa bırakılıyor! İçişleri Bakanı ve Ulaştırma Bakanı Derhal Görevlerinden İstifa Etmelidir!

Muhsin Başkan Sen Neydin Be !


BİZ ONDA KENDİMİZİ BULDUK
Türkiye'nin açık duran temiz sayfalarından biriydi. Onun arkasından yazmak ve bu sayfanın kapandığına şahit olmak çok zoruma gidiyor. O bizim gençliğimizin lideriydi. Hep, hem bizden, hem de bizden fazla biriydi. Kendimizi onda bulduk ve onunla temsil ettik.

BİZ ONU YALNIZ BIRAKTIK AMA O BİZİ BIRAKMADI
O bizim yüreğimiz, bizim duruşumuz, bizim sesimizdi. Zaman zaman korksak da, o bizim hiç geri adım atmayan cesaretimizdi. Dünya telaşı ile yalpalarken, o cetvelle çizilmiş gibi dümdüz yolunda ilerleyen gölgemizdi. Hiç eğilmeyen başımız, hiç zedelenmeyen onurumuzdu. Zamanla biz onu yalnız bıraksak da, o bizden hiç vazgeçmedi.

DEV - YOL HARAÇ ALIYORDU
O bizim Muhsin Başkan'ımızdı. 1976 yılının Eylül ayının başlarıydı. Siyasal'da yeni öğrencilerin kayıtları devam ediyordu. Dev-Yol, fakültenin girişine masayı kurmuş, gelenleri zorla derneğe kaydediyor, haraç alıyordu. Bize selam verip kayıt yaptırmaya gidenlerden birkaçını da sıkıştırmışlar. Sorumluluk bendeydi. Yardım istedim. Site Yurdu'nda iki kişi beni buldu. Mütevazı ama çok kararlı görüneni benimle konuştu. Muhsin Yazıcıoğlu ile ilk karşılaşmamdı. İki saat sonra, kulaktan kulağa yayılan, iki kişinin Siyasal'ı bastığı ve iki metre boyundaki Sedat'ın herkesin ortasında adamakıllı dayak yediğine dair inanılması güç bir rivayeti dinliyordum. Birkaç gün sonra burnu bantlı Dev-Yol liderini görünce ben de bu hikâyeye inandım. Bu anekdotu, 70'li yılların Muhsin Başkan'ını resmetmek için aktardım. O yıllarda onu tanıyan herkes, size benzer hikâyeler anlatacaktır.

HEPİMİZ ONA İNANIRDIK
Sonra Genel Merkez'de beraber çalıştık. Bizim genel başkanımız olmuştu. Doğuştan lider özelliklerine sahipti. Şiddetin tırmandığı yıllarda zirvedeki adamlardan biriydi; ama sükûnetini ve sağduyusunu hiç kaybetmedi. Olanlardan hepimiz sorumluyduk; ama irade bize ait değildi. Çaresizlik içinde güvenecek bir dal arıyorduk. Hepimiz ona güvenirdik. Hepimiz ona inanırdık. Bizi yarı yolda bırakmayacağını, bize yanlış yaptırmayacağını bilirdik.

O BİZİM MUHSİN BAŞKANIMIZDI
O yıllarda, ülkemizin ciddi bir tehdit altında olduğuna inanmış ve aynı davaya gönül vermiştik. Ama siyaset ideolojik saflığı bozuyordu. Partinin gündelik siyasete endeksli tutumu ile bizim "kesin inançlı" tavrımız sık sık çatışıyordu. Eleştirilerimiz "Albay"a kadar çıkmasa da, 77'de sayıları artan milletvekillerini hedef alabiliyordu. Çok sert restleşmeler yaşadık. Muhsin Başkan bu sürtüşmeler boyunca dimdik durdu. Onun desteğiyle Ülkü Ocakları bünyesinde daha muhafazakâr ve daha toplumcu bir çizgi giderek netleşmeye başladı. Manzara dışardan göründüğü gibi değildi. O yıllarda da sonra da bizim tek liderimiz Muhsin Başkan'dı.

TÜRKEŞ'İN HALEFİ
Cezaevinde geçirdiği 7,5 sene zarfında ve sonrasında da bizim liderimiz olmaya devam etti. Hepimiz ona "Türkeş'in halefi" gözüyle bakardık. Aksini düşünen de çıkmazdı. Ne var ki liderler haleflerden hoşlanmıyorlar. Türkeş, yakın çevresini sürekli değiştirerek yoluna devam eden bir politikacı idi. Muhsin Başkan'ı değil ama, onun yakın arkadaşlarını çembere aldı. Muhsin Başkan, kendisine güvenenleri yarı yolda bırakmamak uğruna MHP'den ayrılmak zorunda kaldı. Ayrılırken geride geçmişten intikal eden bir şey bırakmadı, hepsini aldı yanında götürdü.

HESAP DEĞİL GÖNÜL ADAMIYDI
Politikada farklıydı. Hep gerekli esnekliği gösteremediğini, kişiliğinden ve prensiplerinden ödün vermediğini düşünmüşümdür. Politika saf inançla yürümüyor; Muhsin Başkan hesap değil, gönül adamıydı. Politikanın içine taşıdığı kendi dünyasının bu toplumdaki karşılığını, evvelki akşam Büyük Birlik Partisi Genel Merkezi önünde endişe içinde ağlayan gençlerin yüzünde gördüm. Galiba onu tanıyanların, hepimizin yüzü öyleydi.

AH BAŞKANIM AH!!..
İnsanın içinde bir şeyler ağırlaşıyor ve kopuyor. Kopan bedeninizden, yüreğinizden, beyninizden veya geçmişinizden bir parça değil. Her şeyinizin iyi ve güzel yanlarına dair çok esaslı bir şey. Özünüze dair.

Son dakikalarında, o helikopterde herkesi nasıl sakinleştirdiğini, nasıl kaya gibi metin durduğunu gözümde canlandırırken, bizler niye darmadağın oluyoruz?

Ah başkanım ah; bize kaybettirdiğinin ne olduğunu bir bilseydin.


( Mümtazer Türköne 27.03.2009 )

18 MART ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ...


BU VATAN SİZLERE MİNNETTARDIR.
RUHUNUZ ŞAD VE MEKANINIZ CENNET OLSUN.
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...

BAŞSAĞLIĞI


Malul Gazi Emekli Jandarma Kıdemli Albay Abdülkerim Kırca
Bu Vatan Sana Minnettardır.
Ruhun Şad ve Mekanın Cennet olsun.

BAŞSAĞLIĞI


FENERBAHÇE SPOR KLUBÜ BAŞKANI SN. AZİZ YILDIRIM'IN DAYISI
NATO MÜTEAHHİDİ SN. FARUK YALÇIN'IN VEFATINI
TEESSÜRLE ÖĞRENMİŞ BULUNMAKTAYIM.
MERHUM'A YÜCE YARATICIMIZDAN RAHMET VE KEDERLİ AİLESİ'NE
BAŞSAĞLIĞI DİLERİM.


'' HAKAN AKBAŞOĞLU ''
UHA Group

CONCLUSION

As in the past, there are still some states that are trying to obtain political and economic benefits through the Armenian community. In some countries monuments have been erected to accuse Turks and Turkey of committing a genocide; in others, decisions with the purpose of the recognition of the so called genocide are included on the parliamentary agendas; and even in some other countries these decisions have been approved by the parliaments. These issues, which should have been left to historians are becoming a means of self interest in the hands of ambitious politicians.

Ever since the emergence of the Armenian problem, Armenian terrorists have never hesitated to kill and massacre. The aim of these terrorists, who insist on ignoring all the historical facts, is to publicise their claims for the so called Armenian genocide and the demands of Armenians, all over the world. The ultimate goal is Great Armenia.

In order to realise their Great Armenia dream, Armenians and their supporters have put their Four T plan into operation, which exploits the replacement of Armenians and presents it as a genocide to the whole world.

The objective of this plan is to make propaganda about the so called genocide, to have it recognised, to obtain indemnity and to acquire land from Turkey.

The Armenian problem was created by the states that wanted to attain their own goals by separating the Ottoman Empire. Today, the Armenian problem is a baseless, artificial and designed problem, which is still kept on the agenda by the same states which have different names now, so as to realise their evil intentions on Turkey.

Those, who hope to obtain benefits with these false claims and accusations are not the Turkish citizens of Armenian origin, who live in the borders of the Turkish Republiç and who are completely free to practice all their traditions and religious customs. They are the Diaspora Armenians who are physically and emotionally away from the Armenian lands where people are suffering from starvation; They are the opportunistic politicians who provoke their own citizens for dangerous and futile adventures so as to get more votes. The injustice done to Turkey by these opportunists who disregard all historical facts for gaining political and economic advantages must be stopped.

CURRENT SITUATION

The Republic of Armenia that declared its independence on 23rd September 1991 following the dissolution of the Union of Soviet Socialist Republics has made the genocide claims against Turkey a state policy. Trying to create the image of a nation under oppression and persecution, it strives to secure the sympathies of Western powers and particularly the United States and France and international organisations.

Their objective is the recognition and registering of the genocide claims, securing a sizeable indemnity from Turkey, the returning of the territories seized from Armenians and the establishment of Great Armenia. In fact, the declaration adopted on 23rd August 1990 by the Armenian Parliament states, in no uncertain terms, that The Armenian Republic supports the efforts for the international recognition of the 1915 genocide in Western Armenia by the Ottoman Turkey.

The initiatives intended for the recognition of the so called genocide have been concentrated on in a number of countries where commemorative monuments were erected and the claims of genocide were formally included in school curricula .

A relatively mild atmosphere prevailed in the Turkish-Armenian relations under the term in office of Ter Petrossian. With the election, however, of Kocharian to the Presidency in April 1998, the extreme nationalist activities were let loose and Armenia began to pursue a toughness policy in its relations with Turkey. Kocharian stated in an official declaration that The Armenians will never forget the genocide and always try to remind the rest of the world of this tragedy and added that The Genocide remains unpunished and the international recognition and reproach are inadequate and insufficient. He repeated this statement also in the 53rd General Assembly Meeting of the United Nations and said that Armenia was under the blockade grip of Turkey and Azerbaijan.

The best reply to people like Kocharian has been given by the Armenian community living in Turkey. Regarding the genocide and the replacement claims, Dikran Kevorkian, Kandilli Armenian Church Pastor, said the following on 7th October 2000 in a television programme named Nutshell:

Genocide and replacement denote two different concepts. The imperialist schemes and the Armenian apolitical dream leaders (media, churches and the clergy) are the causes of this situation. The Patriarch is a spiritual leader and a blunder is committed when his opinions are sought about political matters. What could ASALA and PKK do if there were no political support behind them? There was a German pressure on the Sublime Porte for the replacement, in an attempt to shake the existing order and to secure itself economic benefits through the Berlin-Baghdad railroad.

For the assimilation claims, Kevorkian stated the following words:

Today, it is only in Turkey among all countries of the world that the Armenians manage to maintain their own identity. The Armenians in the Diaspora abroad continue their struggle for existence by changing their names because there are efforts there to assimilate the Armenians. The Diaspora knows very well that the Sunday rites in all major American churches are in English and the Armenians are gradually forgetting their own language. When we say these we are criticised. It is for these reasons that we, as the Armenians living in Turkey declare our regrets against these efforts, because an injustice is being committed to the concept of National Forces entrusted to us by Atatürk. All this is a stratagem conducted from abroad, including the ASALA, PKK and Kocharians declaration. We, as the citizens of Turkey believe that an injustice is perpetrated here. If Armenians are intelligent enough, they should not allow themselves to be used for the interests of others.

In a reception held at Hilton Hotel on 22nd May 1999, the Armenian Patriarch Mesrob II gave the following messages refuting most of the Armenian claims:

The establishment of the Istanbul Armenian Patriarchate is an event unprecedented in the history. In 1481, only eight years after the conquest of Istanbul,. the firman issued by Mohammed the Conqueror for the conversion of the West Anatolian Armenian Episcopate into the Istanbul Patriarchate, is a clear evidence of his vision and the tolerance displayed by the subsequent sultans, toward other religions.

The establishment of a spiritual leadership office for a religion other than that of the ruler is unprecedented in the history before and after Mohammed the Conqueror. We will better understand the value of this event that occurred some 538 years ago and the importance of the tolerance between religions and cultures when we consider the clashes prevailing in the world and the wars being fought around us, at the threshold of a new millenium .

On this occasion, we recall with affection and gratitude Mohammed the Conqueror, all the statesmen that served the country along the lines that he had drawn and our eighty-three Patriarchs who faithfully served this office, beginning with the first Istanbul Armenian Patriarch Hovaghim from Bursa.

We, the Turkish Armenians as the largest Christian community living in this country sincerely believe in the bright future of the Republic of Turkey, we joyfully celebrate its seventy-fifth anniversary and we maintain great hopes for the future.

THE ARMENIAN TERRORISM

Another significant dimension of the Armenian issue from Turkeys point of view is the start of the use of armed terror methods by the Armenians against the Turks. This aggressive strategy which was aimed directly at Turkish statesmen, started with the bombed attack launched in 1905 against Emperor Abdulhamid II.

After the foundation of the Turkish Republic in 1923, there was a peaceful period until 1965. In 1965 the terrorist movements suddenly rekindled with the support of the Armenian lobby. Turkish diplomats were killed, nearly 20 monuments were erected until the end of 1972 and a systematic press and publication activity was launched.

During the Armenian terror period, it was the traditional Tashnak and Hinchak organisations that designed, developed and implemented the attacks, diversified the targets, provided manpower for the terrorist teams, gave them moral and psychological support and found the necessary contacts for them.. The organisation that made itself known most frequently in this process was the ASALA, the acronym of the Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia.

The creators of the new terror age were the traditional terrorist organisations through the teams and groups that they trained, and the ASALA with the most merciless and inhuman practices under an independence mask. ASALA received its moral and psychological support, and the medium for contacts and relations from Hinchak. It may be stated on the basis of the foregoing that the traditional terror continued without respite, benefited from the occasions offered in the 60s and, making use of the of the opportunities launched a manhunt against Turks.

The Armenian terrorist organisations showed a rapid ascent within a relatively short time by armed assaults against the Turkish officials, representations and organisations abroad. During this period, the Armenians who secured themselves bases in Central and Eastern European Countries, and Syria and Lebanon also received help from the Cypriot Greeks and Greece.

The Armenian terror organisations, upon adverse reactions from the world opinion, have changed have their tactics and entered into co-operation with the terrorist group PKK in the 80s. PKK was pushed into the scene with the attacks directed against Eruh and ªemdinli in 1984 and the Armenian terrorist group ASALA withdrew to the background. The facts evidencing the connection between the Armenians and PKK are the following:

The terrorist group PKK announced the dates between 21 and 28 April 1980 as the Red Week and commemorated the 24th April as the day of genocide committed against Armenians.

On 8th April 1980, PKK and ASALA organised a joint press conference in the City of Sidon in Lebanon and issued a declaration at the end of this conference. Because of the reactions against this event, however, they decided to maintain their relations illegally on a secret basis. PKK and ASALA declared joint responsibility for the attacks made on the Turkish Consulate General in Strasbourg on 9th November 1980 and on the Turkish Airlines bureau in Rome on 9th November the same year.

Abdullah Öcalan, the separatist terrorist and the leader of PKK, was elected to honorary membership of the Association of Armenian Authors for his intellectual contributions to the idea of Great Armenia.

A Kurdistan Committee within the Armenian Popular Movement was formed as in many European countries.

On 4th June 1993, the Armenian Hinchak Party held a meeting at the PKK headquarters in Western Beyrouth with the participation of several members of PKK and ASALA.

Another striking example of the Armenian-PKK relations is the following group of decisions taken in the meetings held at two separate churches in Beyrouth from 5th to 9th January 1993, with the participation of the Armenian Orthodox Archbishop, officials of the Armenian Party and about 150 youth representatives:

A somewhat sedate attitude should be reserved toward Turkey for the time being.

The Armenian community is on the way to growth and better economic conditions.

The propaganda activities have started to make the genocide claims better understood in the rest of the world.

The recently-founded Armenian State, with a constantly growing territory, will definitely avenge the ancestors of its citizens.

The Western powers and particularly the United States side with and favour the Armenians in the combat for Karabakh. This opportunity should be well exploited as more and more Armenian young men join the ranks in this fight.

The civil war in Turkey ( referring to the war against PKK terrorism) will continue and eventually collapse the countrys economy, leading to an uprising by the entire population.

Turkey will be separated and a Kurdish State will be formed.

Armenians will hold good relations with the Kurds and support their fight.

Territories presently held by the Turks will become Armenian tomorrow.

It may be stated briefly that the common goal of the Armenian terrorist organisations is to destabilise Turkey using all available opportunities, to save the so-called Armenian land under occupation, and to create an independent Great Armenia. These expectations appear to be nurtured also by the new state of Armenia under different forms and guises.

WHAT IS GENOCIDE ?

The replacement was presented by the Armenians and hostile states as a massacre and genocide against Armenians, and a massive propaganda campaign was launched against the Ottomans.

Genocide is the crime of annihilation of human groups because of racial, national, ethnic and religious differences. It can be perpetrated only directly by a Government or under its consent. In order to prevent the crime of genocide in the world, the United Nations General Assembly voted in 1948 the Genocide Convention, to which Turkey adhered in 1950.

The mention of genocide reminds the massive massacres perpetrated by Nazis against Jews and other ethnic groups In World War II. In this period lasting from 1939 to 1945 six million Jews, more than three millions of Soviet prisoners of war, more than one million Polish and Yugoslav civilians, about 200.000 Gypsies and 70.000 disabled persons were murdered. This is genocide in the true sense of the word.

Similarly, an imposing number of genocides have been committed in the recent years despite the United Nations Convention. For example, the confessions of two retired French generals published in the daily Le Monde show that the French army murdered at least one million Algerians between 1954 and 1962, while the Indonesian army massacred a full one million communists and their family members in 1965 and 1966, the Red Khmer killed 1,7 million Cambodians between 1975 and 1979, 500.000 Tutsis were beheaded by Huttus of Ruanda in 1994 and thousands of Moslems were exposed to Serbian atrocities in Bosnia-Herzegovina and Kosovo.

The crime of genocide was committed in the above cases in its most blatant form. Contrary to the Armenian pretensions, the measures adopted regarding the Armenians in Eastern Anatolia was merely a replacement in another region within the Empire for security reasons and had nothing to do with genocide.

It is true that there were Armenian losses during the war and the replacement operation but they were actually due to the failure of establishment of order because of the war and the revolts in Eastern Anatolia., together with hunger, lack of food and fuel, adverse climatic conditions and epidemics such as typhus. There was no genocide or a planned massacre whatsoever.

It is a fact that the Armenians were subjected to many similar replacements in the past for treason against the states under whose hegemonies they were living. the Sasanites moved 70.000 Armenians to Iran in 379 AD, the Byzantines relocated 40.000 East Anatolian Armenians in Sivas and Kayseri in 1025, the Mameluks sent 10.000 to Egypt, the Iranians dispersed 24.000 into the country and the Russians invading Crimea sent thousands of Armenians into the Siberian steppes.

Without mentioning any of these preceding replacements and exiles, the Armenians strive to make a genocide issue out of their replacement undertaken in 1915 for undeniably sound reasons by the Ottoman State. This attitude is the product of policies designed to break apart the integrity of Turkey. The most obvious evidence of this phenomenon lies in the fact that the Western powers, oblivious to the true genocide events in Africa, the Balkans and several other parts of the world, lend support to the claims of genocide against Armenians.