Fethullah Gülen - Bahaîlik İlişkisi

Semih Tufan Gülaltay, İleri Yayınları’ndan çıkan “Fethullah Müslüman mı” kitabında Fethullah Gülen’i farklı bir açıdan inceliyor. Kendi kaleminden okuyalım:

“Bu kitaptaki ana mevzu, Fethullah’ın rejim düşmanlığı ya da ABD adına yüklendiği misyon değil… Ben O’nun İslamiyet’in içine sokulmuş bir Truva atı olup olmadığını sorguluyorum. O bir Truva atı mıdır? Fethullah Bahaîler’in gizli lideri midir? Amaç İslam dinini tahrif etmek midir? Gerçek ve halis müslüman kitlemizi Fethullah’tan nasıl koruyabiliriz? Ve benim için işin en önemli yanı 21. asrın en büyük dinamik gücü olan Türkçü gençliğin Türk-İslam sentezi adı altında kandırılmasının önüne geçme yollarının ortaya konmasıdır… Nurculuğun Türk milliyetçilerinin sırtına basarak Tevrat ittifakı kurmasının önüne geçmek, Orta Asya’da misyonerlik okulları açarak İngilizceyi Orta Asya’da tek dil haline getirme çalışmalarına artık dur diyebilecek miyiz?

Fethullah’ın birinci gayesi Türk devletini ele geçirmek, ikinci gayesi ise, geçmişin intikamını almak için İran’ı istila edip İran’la harbe girmektir… O, bu operasyonda Turancıları kullanmayı düşünüyor… Bütün Türk dünyasını ele geçirdikten sonra ise önce aldatmaca bir dinler diyalogu oluşturacak sonra da gerçekte bir Tevrat ittifakı olan Bahaîliğe geçiş sürecini başlatarak bütün dünya dinlerini Bahaîlik altında birleştirme sürecini başlatacaktır… Son merhalesi Fethullah’ın “mesih” ilan edilerek dünya peygamberliğine adım atmasıdır…”

Kitapta Gülaltay, Fethullahçılığın kökeni İran’a uzanan Bahaîlik tarikatının bir kolu olduğunu ve Gülen’in Bahailiğin günümüzdeki lideri olduğunu iddia ediyor.

Gülaltay’a göre, Bahaîlik sıradan bir tarikat veya cemaat değildir. Hatta Bahaîlik İslam içinde bir mezhep de değildir. Bahaîlik, 3 büyük dini, İslamiyeti, Hıristiyanlığı ve Museviliği tek bir pota altında birleştirmeye çalışan bir dinlerüstü mezheptir. İran’da İslam öncesi geleneklerini sürdürmek isteyen ve bu nedenle İslamiyeti diğer dinlerle birleştirmeye ve tahrif etmeye çalışan çeşitli tarikatlara dayanmaktadır. Bahaîliğin ortaya çıkışını 800’lü yıllara kadar götüren Gülaltay’a göre Fethullah’ın Müslümanlık anlayışının ardında aslında kökeni İran’a dayanan bu İslamdışı tarikatlar vardır. Dolayısıyla Fethullah’ın ne kadar Müslüman olduğu sorgulanmalıdır.

Gülaltay kitabında, İran’daki Batınî mezheplerinin her birinin ortaya çıkışını ve birbirini nasıl takip ettiğini anlatıyor ve bu mezheplerin neden İslamdışı sayıldığını örnekleriyle okuyucuya sunuyor. Gülaltay, İran’daki İslamdışı mezhepleri Mazdek’le başlatıyor. Sonra sırasıyla, Hürremiye Mezhebi, Babek, İsmailiye ve Hasan Sabbah, Hurufîler, Cavidaniye, Babilik, Bahaîlik… Gülaltay’a göre bu mezhepler farklı isimler taşımalarına karşın aslında aynı mezhebir devamıdır. Çünkü, sık sık İran Devleti’ne ve Halifeliğe karşı ayaklanan bu mezhepler, başarısız olunca yollarına devam edebilmek için isim değiştirmiştir. Yoksa eylemleri de inançları da farklı değildir.

Bu tarikatların kısa bir tarihin sunduktan sonra Fethullah’ın bu tarikatlarla bağlantısını yapıtlarından örneklerle açıklanıyor. Örneğin Batınî tarikatlarının en önemli özelliği yasak kimliklerini saklayarak takiyye yapmalarıdır. Gülaltay’a göre, Batınîler takiyye yaparak gerçek inançlarını gizlerler, Müslümanlarla kaynaşırlar ve devleti içten içe fethetmeye çalışırlar. Aynen Fethullahçılar gibi…

Batınîlerin Kitabün Nur’undan Saidi Nursi’nin Risale-i Nur’una

Öncelikle Batınîler, şeyhlerinin kitabını Kuran yerine kabul ederler. Cavidanîyeler, şeyhleri Fazlullah’ın Cavidannamesi’ni, Babiler ise şeyhleri Muhammed Bab’ın kitabı Kitab-ün Nur’u Kuran kabul ederler. Ne hikmetse, Saidi Nursî’nin Risale-î Nur’u isim olarak ve cemaatin gösterdiği saygı bakımından, içerik olarak, Kitab-ün Nur’a çok benzemektedir. Türkiye’deki Nurculara göre, Kuran anlaşılması zordur, bu nedenle müritlere Nur Risaleleri önerilir. Risalelere adeta ikinci bir Kuran mualemesi gösteren Fethullah, Gülaltay’a göre bu şekilde Müslümanlığa da aykırı hareket etmiş olmaktadır. Gülaltay, Fethullah’ın şu sözüne dikkat çekiyor: “İlimler sahasında meselenin temel esprisini ise Bedîüzzaman’ın mülahazasında buluruz. Şöyle der o: Allah’ın iki kitabı vardır. Biri kainat kitabı, diğeri Kur-an’ı Kerim.” Gülaltay’a göre Fethullah Gülen, “Kainat kitabı” derken Risaleleri kastetmektedir. Gülaltay, buna benzer pek çok örneği kitabında veriyor ve Nurcuların Risaleleri öne çıkarmasının nedeninin Kuran’ın geçerliliğini ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor.

Fethullah isminin kaynağı Gülen’in kimliğini ele veriyor

Fethullah Gülen’in isminin kaynağı da gizli kimliğinin bir başka göstergesi. Gülen’in ismi 1844 yılında İran Şahı’nı öldürmeye kalkışan bir Bahaî fedaisinden gelmektedir: Fethullah Kamî. Fethullah Gülen’in ailesinin İran’dan göçme olduğunu da ortaya koyan Gülaltay, Bahaîlikle bir başka bağlantısını daha ortaya çıkarmaktadır.

Fethullah’ın rumuz olarak kullandığı isimler de eski Bahaî kahramanlara atıftır. Örneğin, “1982 yılının sonlarında DGM savcılığının hakkında başlattığı soruşturmada, Fethullah’m Dahhak kod adını kullanarak kitap yazdığı tespit edilmiş. Bilindiği üzere Dahhak İran mitolojisinde, İran’ı istila edip İran Şahı Cemşit’i testere ile ortadan ikiye böldürten, İran halkına işkenceler, eziyetler yapan bir adammış. İran halkı Dahhak-ı Zalim diye andıkları bu gaddar adamın zulmünden perişan olmuştu.”

Işık evlerinin sırrı: Ev-mabetler

Gülaltay, Babilerin ibadet için camiler yerine evleri tercih etmesiyle Fethullahçıların Işıkevleri arasında da bir bağlantı kuruyor: “Babiler, camilere gitmez, cemaatle namaz kılmazlardı. Bunun yerine evlerde toplanmayı tercih ederlerdi.” Ardından Nur evleriyle ilgili Fethullah Gülen’in şu sözlerine dikkat çekiyor: “Bu ışık evlerinin kendine has özellikleri vardır… Yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal mekanlardır… Artık geçmişte camide yapılan dini ruhunun müzakereleri bu evlerde biraraya gelinerek yapılacaktır.” Ve Gülaltay nur evlerinin İslamdışı olduğunu şu şekilde anlatıyor: “Anlaşılacağı gibi Fethullah Gülen, bundan sonra caminin önemli olmadığını söylüyor. Çünkü büyük ustası Kürt Sait de camiye girmezdi. Buradaki amaç ise İslam’ın birliktelik ve cemaat ruhunu yıkmaktır. Kurretü’l-Ayn’ın ve Babi şeyhlerinin vaaz verdiği yerler camiler değildi. Fethullah’ın tabiriyle nur evleriydi. Yine aynı Fethullah, Yeşeren Düşünceler isimli kitabının 164. sayfasında ev-mabet [adıyla] bu ışık evlerini tarif ediyor. Ev-mabet terimi Bahailik dininde mabede verilen addır. Bahailerin mabedlerine ev-mabet adı verilir.”

Gülen’den Bahailere gizli övgüler

Gülaltay, Fethullah’ın kitaplarında Bahaîlere nısal gizlice övdüğünü de ortaya çıkarıyor. Örneğin, Fethullah’ın Hz. Muhammed’i anlattığı sanılan kimi yazılarında aslında Bahaîlerin lideri Molla Muhammed Ali’yi andığını aktarıyor: “Dostların vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istila ve ifsatlarına uğramasaydı, kim bilir daha neler yapacaktı? Keşke, bu mübarek dünya; duygu, düşünce, anlayış ve hayat felsefesiyle hiç değişmeseydi. Onun yiğitliği, sadeliği ve mertliği bu güne kadar dipdiri kalabilseydi. Keşke O muhteşem saray ve yüksek kasırların altın yaldızlı kubbeleri altında, baygın ve mahmur dolaşan hasım dünyanın, talihsiz insanlarının durumuna düşmeseydi.” Gülaltay, bu alıntıda önemli bir çelişkiyi yakalıyor: “Yukardaki metinde anlatılan kasır ve saraylar dönemin İran Şah’ının saraylarıdır. Çünkü Hz. Muhammed devrinde Arabistan’da ne kasır vardı ne saray.”

Gülaltay, bu konuda daha pek çok örnek yakalamış. Gülaltay’a göre, baskı ve zulüm gören insan tasvirleri sanılanın aksine Hz. Muhammed dönemi yaşamış Müslümanlar değil, başarısız ayaklanmalardan sonra yurttan yurda göçürülen Bahailerdir. Örneğin, 1868’de Bahaîler sürgüne gönderilir. Fethullah Gülen’in kitaplarında anlattığı ömür boyu süren büyük göç aslında Bahaîlerin sürgünüdür. Gülaltay’a göre bahsedilen göç sanıldığı gibi Mekke’den Medine’ye Hz. Muhammed’in hicreti değildir.

Başka bir yerde ise Fethullah şöyle diyor: “Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan men etmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın.” Gülaltay’a göre burada kastedilen de yine Bahai liderleridir. Çünkü Müslümanların tarihinde kardeşiyle konuşmaktan men edilme gibi bir cezalandırma söz konusu edilmemiştir. Halbuki Abdülaziz’in bir fermanında, Bahaullah’ın çocukları birbirleriyle konuşmamaları kaydıyla sürgüne gönderiliyordu. Fethullah’ın uğruna gözyaşı döktüğü işte bunlardır.

Fethullahçılıkla Bahaî inanışları arasındaki paralellikler

Gülaltay’ın bulduğu çeşitli paralellikleri şöyle sıralayabiliriz:

- Bahaîler cenazelerini İslam inanışının tersine, mermer lahitler içinde gömerler. Saidi Nursî de vasiyetinde cesedinin lahitin içine konulmasını istemiştir.

- Bahaîlerde ibadete başlama yaşı 16’dır. Fethullah Gülen de bir kitabında şöyle demektedir: “16 yaşıma kadarki dönemi çocukluk dönemi sayıyorum.”

- Bahaîlikte el öptürmek kesinlikle yasaktır. Fethullah Gülen de el öptürme konusunda şöyle diyor: “Fevkalade rahatsızlık duyuyorum. El öptürme prensibim hiç yoktur.”

- Bahaîler, camiye girmez, cemaatle namaz kılmaz. Sadece cenaze namazı kılarlar. Gülaltay’a göre, Fethullah Gülen’in de cenaze namazı dışında camiye girip namaz kıldığını şu ana kadar kimse görmemiştir.

- Bahaîlikte kurban kesilmez. Ünlü Fethullahçı bilim adamlarından birisi de katıldığı bir tartışma programında kurban kesmeyi hapvan katliamı olarak nitelendirmiştir.

- Bahaîlikte, herkes malının yüzde beşini, toplumun başında bulunan 19’lar heyetine vermek zorundadır. Fethullahçı organizasyon ve vakıfların başındaki yönetim kurulu da 19 kişidir.

Fethullah ile Bahaîler arasındaki bir başka somut bağlantı ise Saidi Nursi’nin hayatından alınmaktadır. Saidi Nursi, Gülaltay’ın ortaya çıkardığına göre, İran Şahına suikast düzenleyen Babilerin şeyhlerinden Celaleddin Afgani’nin İran’dan kaçıp Abdülhamit’in himayesine girmesi sırasında kuryelik etmişti. Saidi Nursî, yine bir başka Bahaî tetikçi Kirmani’yi de İran-Türkiye sınırında karşılayacak ve İstanbul’a kadar kendisine eşlik edecekti.

Gülen’in sözlerinde gizli anlamlar

Fethullah’ın eserlerinde gizli gizli Bahaîlik propagandası yaptığını da Gülaltay çeşitli örneklerle açıklıyor:

Kapı: Bahaî mezheplerinden Babiliğin kurucusu Muhammed Bab’tır. “Bab” kelimesinin bir anlamı da “kapı”dır.

“Ulu sultan! Canlı-cansız, insan-hayvan, (..) her şey varlığını soluklar.”: Gülaltay bir başka bölümde ise Gülen’in bu sözündeki gizli anlamı ortaya çıkarıyor: Ulu Sultan kelimesi Bahaî Şeyhi Bahaullah’a atfedilmiştir. Hayvanları, eşyaları bile Allah’ın kulları olarak kabul eden ise Muhammed Bab’ın hocası Kazım-ı Reşdi’dir.

Nebiler Sultanı: Gülaltay, Fethullah’ın sık sık kullandığı “Nebiler Sultanı” teriminin de karşılığını buluyor. Gülaltay’a göre, Fethullah’ın burada kastettiği Hz. Muhammed değil, Bahaullah’tır. Çünkü, Bahaullah’ın lakabı döneminde “Sultan”dır.

Nur Asrı: Muhammed Bab’ın Kitabün Nur ile Babiliği yaydığı ilk yıllara da Nur asrı denmektedir.

Timur ve Cengiz düşmanlığı: Fethullah bir kitabında şöyle diyor: “Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagü ve Timurlenk’in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslam alemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir…” Gülaltay, Fethullah Cengiz, Hülagû ve Timurlenk’e karşı olmasını bu hükümdarların Bahaîlerin önemli önderlerini öldürmüş olmasına bağlıyor. Cengiz Han’ın oğlu Hülagû, Hasan Sabbah’ı; Timurlenk’in oğlu Miranşah ise Fazlullah’ı öldürmüştü.

“Dönmezem” ve “mum gibi yanıp erimek”: Bu kelimeleri de Fethullah sık sık kullanmaktadır. Örneğin: “Çevresinde kol gezen tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken. ‘Hançer ile yüreğimi yar! Senden dönmezem’ diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin ‘Evet hep böyle ızdırap gören ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip giden, bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler hiçbir zaman aldanmadılar ve hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadılar.’” Tahran Kalesi’nde infaz edilmeden önce “Dönmezem” diye bağıran Bahaîlerin ünlü kadın kahramanı Kurretül-Ayn’dır. O dönem Bahaîlere yapılan işkenceler arasında en yaygın olanı da vücutları hançerle yarıp içlerine mumlar sokulmasıydı.

Fetret Devri ve Rönesans: Fetret devri derken kastedilen Bahailerin yaşadığı uzun sürgün dönemidir. Yeniden diriliş ise Bahaîlerin öğretilerini tüm dünyaya kabul ettirmeleri demektir. Örneğin: “Bu ise uzun bir fetretten sonra, bu mazlumlar ülkesinin yeniden dirilişi ve “Rönesansı” demektir. Kimbilir, belki o zaman batmak üzere olan dün-yanın diğer kesiminin elinden tutup kaldırma fırsatı doğar.”

Kendini peygamber gören Gülen

Bahaîlerin bir başka propagandası şeyhlerinin peygamber olduğudur. Bahai şeyhleri kendi peygamberlikleri altında tüm dünya dinlerini bir arada toplanmaya çağırırlar. Gülaltay, Fethullah’ın kimi yazılarında satır aralarında kendi peygamberliğini nasıl savunduğunu göstermektedir:

“Allah, elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır.”

“İnsanlar, akıllarıyla kainatta cereyan eden hadiselere bakıp, Allah’ı bulsalar bile yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini ve ibadetlerinin keyfiyetlerini peygambersiz bilemezler.”

“Hilafete giden yol herkese açıktır.”

“Hak için halkın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talip olmak ve onu temsil etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberane aşk, şevk, gayret, azim, cehd ve irade gerekir.”

Fethullah görüldüğü gibi yeni peygamberlere ihtiyaç olduğunu ve Allah’ın insanları peygambersiz bırakmayacağını söylüyor. Halbuki İslam inancına göre Hz. Muhammed son peygamberdir. Yalnızca bu bile Gülaltay’a göre Fethullahçılığın İslamdışı olduğunun bir kanıtıdır ve bu propagandanın bir sonraki aşaması Fethullah’ın kendisini Mesih ilan etmesi olacaktır.

Fethullah’ın Amerikancılığının Bahailikteki kaynağı

Gülaltay, kitabın sonuna doğru Fethullah’ın gerçek amacının dünya çapında bir Bahaî imparatorluğu kurmak olduğunu ortaya koyuyor. Gülaltay, Avustralya’dan Afrika’ya Asya’dan Amerika’ya milyonlarca Bahaînin bulunduğunu söylüyor. Bahai imparatorluğunun işlevi dünya çapında ABD’yi iktidara getirmek olacaktır. Zaten, Bahailiğin ortak dili de İngilizce olacaktır. Gülaltay’a göre ABD’de bugün 20 milyon Bahaî yaşıyor ve Bahailerin etkinliği oldukça önemli. Zaten Bahailerin kullandığı ev-mabetlerin kubbeleri de Beyaz Saray’ın kubbesine benziyor.

Fethullah’ın Orta Asya’daki misyonu da bu şekilde ortaya çıkıyor. Gülaltay’a göre Bahailer dünya çapındaki iktidarlarında İngilizce’yi resmi dil olarakilan edeceklerdir. Fethullah’ın okullarının tümünde İngilizcenin öğretilmesinin nedeni olarak bunu gösteriyor. Üstelik Fethullah’ın en etkin olduğu Türk Cumhuriyetlerinden olan Yakutistan’ın durumunu da Gülaltay’dan öğreniyoruz. Bu ülkedeki Fethullahçı proje sonunda başarıya ulaşmıştır. Yakutistan’ın resmi dili İngilizce olarak ilan edilmiştir.

Gülaltay, Fethullah Gülen tehlikesinin uluslararası çapta olduğunu bu şekilde olduğunu ortaya koyduktan sonra kitabında tüm Türk milletini uyarıyor ve Fethullah tehlikesi hakkında Devlet üzerine düşeni yapmazsa görevin Kuvayı Milliyeci Atatürkçülere düşeceğini söylüyor:

“Atatürk ve Kuvayı Milliyeci yiğitlerin kurduğu devlet, hiçbir zaman sarsılmayacak, bu sarp kale, tunçtan yığınlar halinde omuz omuza yürüyen Türk gençliğinin sırtında, ulaşılmaz bir kartal yuvası olarak ebediyete kadar var olacaktır.”

Semih Tufan Gülaltay


Fetullah Gülen’den Sınır Ötesi Operasyon !!

Uzun bir süredir K.Irak’ta faaliyet yürüten Gülen Cemaati’nin, şimdi de üniversite ve basın yayın kurumları oluşturmak üzere kapsamlı bir çalışma başlattığı öğrenildi.

Cemaatin yetkilileri bu amaçla Kürt Hükümeti Kültür Bakanı Felakeddin Sabur Hamud ve hükümetin medya alanındaki etkili isimlerinden Şero Qadır ile bir görüşme gerçekleştirdiler.

Edinilen bilgilere göre, Gülen’in K.Irak’ta kurmak istediği üniversite için Hewlêr ve Süleymaniye’de iki ayrı yer üzerinde duruluyor. Bu amaçla da K.Irak Bölge Başkanı Mesut Barzani’nin yardımcılığını yapan Kusret Resul ve yine Barzani’nin özel Ofis Müdürü Dr. Abdulselam ile görüşmeler yapıldığı kaydediliyor. Şimdilik 700 öğrenci kapasiteli olması planlanan üniversite için cemaat yetkilileri öğretim üyesi kadrosu oluşturmak ve şimdiden öğrenci kaydetmek amacıyla da çalışmalar yapıyorlar. Bu çerçevede özellikle Türkmen öğretim görevlileri ile de görüşmeler yapılıyor, söz konusu öğrenci kadrolarının da şimdiden kayıtlarla dolduğu, öğrenci talebinin de özellikle bölge hükümetindeki yetkililerinin çocukları olduğu belirtildi.

SAĞLIK ALANINDA YENI YATIRIMLAR

Gülen Cemaatinin K.Irak’taki yatırımları çerçevesinde sağlık alanında da önemli yatırımlar gerçekleştiriliyor. Geçtiğimiz yıl içerisinde Hewlêr’de Özel Sema hastanesini açan cemaat, burada göz kliniklerinin yanı sıra dahili hastalıklar servislerini de kurdu. Bu hastanede cemaatin kurumlarında görev yapan öğretmen, memur ve öğrencilere bedava sağlık hizmeti verilirken, cemaate yakın kişilere de yüzde 50 indirim yapılıyor.

PARA TRANSFERLERI SAĞLAMA BAĞLANDI

Bu arada Gülen Cemaatinin finansal kurumlarından biri olduğu bilinen Atasoy Kuyumculuk’un da geçtiğimiz yıl K.Irak’ta şubeler açmaya başlamasının da buradaki cemaat yatırımlarının finansmanına dönük olduğu belirtiliyor. Hewlêr’de ilk şubesini açan Atasay Kuyumculuk, resmi açılış ruhsatını almak konusunda da önemli sorunlar yaşadı. Yakın geçmişte hükümetle ilişkiler ile bu sorunun çözülmesi sonrasında, Irak ve Türkiye arasındaki para transferinde bu kurumun önemli bir işlevi yerine getirdiği belirtiliyor. Iraklı bazı yetkililer, bu kurumun, Irak’tan Gülen cemaatinin elde ettiği finansal kaynakları Türkiye ve başka ülkelere transfer ettiğine dikkat çekiyorlar.

GÜLEN CEMAATININ IRAK’TAKİ BAZI FAALİYETLERİ

Fetullah Gülen cemaati, ilk olarak 1994 yılında başlattıkları K.Irak’taki eğitim kurumları kurma çalışmalarını her geçen gün büyütüyor. Buradaki okul sayısını hızla artıran cemaat, Özellikle Irak’taki eğitimin merkezi durumunda olan Hewlêr, Süleymaniye ve Kerkük’te yoğunlaşıyor. Cemaatin K.Irak’ta bilinen bazı eğitim kurumları şunlar:

Hewlêr:
-Fezalar Eğitim Kurumları
-Işık Dil Merkezi
-Işık Ilköğretim Okulu
-Nilüfer Kız Koleji
-Işık Erkek Koleji

Süleymaniye:
-Süleymaniye Kız Koleji
-Selahattin Eyyubi Erkek Koleji
-Selahaddin Eyyubi Dil Merkezi

Gülen cemaatinin Kerkük’te de bir okulu ve bir dil merkezi bulunuyor. Bu kapsamda söz konusu üç kentte farklı disiplinleri bir araya toplayan eğitim kurumları içerisinde dil merkezleri, kolejler ve ilköğretim okulları dikkat çekiyor. Bu okullara ilginin yüksek olması da, bu kurumlarda İngilizce eğitim verildiğinin belirtilmesi etkili oluyor. Bu nedenle bölgenin önde gelen iş adamları ve hükümet yetkililerinin çocukları okullardaki kayıtlarda öncelik alıyorlar. Gülen Cemaatinin bu okullarında, İngilizce, Türkçe, Arapça ve Kürtçenin Sorani lehçelerinde dersler veriliyor.

ASYA GÜLEN’E TEPKİLİ, KÜRTLER İTİBAR EDİYOR

Fetullah Gülen cemaatinin Türk-İslam sentezli ideolojik yayılmacılığı başlattığı ilk bölge Asya idi. Türkî cumhuriyetler ve Rusya’da başlatılan bu faaliyetler, daha sonra bölge ülkeleri tarafından kuşkuyla karşılandı ve bazı ülkeler bu faaliyetleri yasakladı. Örneğin 1999 ve 2000 yıllarında Gülen cemaatinin Özbekistan’daki okulları kapatılmıştı. Bu kapamada, Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov’a düzenlenen suikastın bizzat Gülen okullarında görev yapan kişilerce düzenlendiği iddiası belirleyici olmuştu. Bu iddiaların araştırılması sonucu okulları kapatılan ve çalışanları sınır dışı edilen Gülen Cemaatine Rusya da eskisi gibi sıcak bakmamaya başladı.

Rus Güvenlik Servisi’nin yaptığı çalışmalarda, Rusya’da okul kuran dernek ve vakıfların CIA ile bağlantıları bulunduğu ve istihbarat faaliyetlerinin yanı sıra, bulundukları alanlarda ideolojik çalışmalar içinde oldukları ortaya çıkartılmıştı. Bunun üzerine Rus hükümeti de Gülen Cemaatine karşı benzer bir yaptırım uygulamaya başlamıştı.

Ancak 1994 yılında K.Irak’ta başlatılan Gülen Cemaati faaliyetleri, halen bölge yönetimi tarafından da önemli bir risk olarak görülmüyor. Cemaat okullarında İngilizce eğitim verilmesi, öğrencilerin Türkiye’ye gönderilmesi ve seçkin olanakların sağlanması bunda etkili oluyor. Bölge hükümetinde yetkili kişilerin çocuklarının bu okullarda yer alması da yasal zeminde cemaatin etkili kişilerle kurduğu ilişkileri güçlendiriyor ve yaptırımlarla karşılaşma riskini azaltıyor.

Bu haberlerden çıkardığımız sonuç ise şu oluyor: Türk Ordusu’nun K.Irak’a girmesi Gülen cemaatinin bölgedeki çıkarlarını yerle bir edecek ve hedeflerine ulaşmada büyük bir deprem yaratacak. Fetullah Gülen’e ait bütün radyoların, televizyonların, gazete ve dergilerin neden bangır bangır “K.IRAK’A GİRİLMESİN” propagandası yaptığı şimdi daha iyi anlaşılıyor…

http://www.irtica.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1107&Itemid=66



Fetullah Gülen’in Atatürk Düşmanlığı

1986′da, Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, “Kendi okulunu kendin yap” kampanyası başlamıştı ve kampanyayı dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren açmıştı.

Özal, vakıfların, derneklerin de özel teşebbüs olarak okul açabilmesi için yasal düzenlemeye gidince Fetullah’a okul açma önerisi gelir.

Ama ilk başlarda eski nurcular ve Gülen pek sıcak bakmıyorlardı.

Okul açma önerisine şu şekilde karşı çıkmıştı Gülen:

“Atatürk büstü koymadan okul açılmaz. Okul açıp Atatürk büstleri koyarsak millet bize ne der? Allah bize gazap verir.”

Gülen, söz konusu tepkileri gerekçe göstererk okullara tereddüt gösterdi, fakat dışarıya karışı şu açıklamayı yaptı:

“Biz yapamayız… Öğretmenimiz yok, okul idaresinden anlamayız. Yetişmiş elemanımız idari ve eğitim kadromuz yok..”

Buna rağmen, İzmir’in Bozkaya semtideki talebe yurdunu “Yamanlar Koleji” adıyla koleje çevirdiler ve böylece ilk fesat tohumu ülkeye atıldı..

Buna rağmen Gülen rahat değildi, nasıl “putu” yani “Atatürk büstünü ve resmini oraya koyarız diye…”

Nitekim okulun bir tarafından arkadan lambayla aydınlatıldığında görülebilen camdan bir siluet halinde yapıldı Atatürk portresi… Bir yetkili okula geldiğinde, lamba yakılıyor ve Atatürk portrresi görülüyordu. Yetkili gittiğinde ise duvarda siyah bir cam görülüyordu sadece!!!

1980′lerin ikinci yyarısındayken Atatürk’ün resmine bile tahammül düzeyi bu kadardı…

Bir gün, yukarıda anlattığımız Atatürk portresinin bulunduğu yerde, kablo ateş aldıve yangın çıktı. Gülen o derece Atatürk düşmanıdır ki olayı şöyle açıkladı:

“İşte “bu adamın” yüzünden! Allah’ın hoşuna gitmedi ve o da yandı. İşte görüyorsunuz, Allah razı değil!”

“Bu adam” dediği, Yüce Atatürk’tü…

Gülen, Kestane pazarında da kayıt yapacağı öğrencilere soru olarak “Atatürk’ü sevip sevmediklerini” sorardı. Sevdiği cevabı veren öğrencilerin kaydını da tabi ki yapmıyordu.

Gülen şimdi televizyonlarda Atatürk’ün ne kadar büyük bir asker olduğunu anlatıyor.. Oysa seneler boyunca yaptığı Atatük düşmanlığı biliniyor.

Hoca CHP’yi de “cehennem partisi” olarak adlandırıyordu…

http://www.irtica.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1106&Itemid=66


Cemaat , Ey Cemaat...

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ın yazdığı “Cemaat,ey cemaat” başlıklı makale “Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi olduğuna inanan” herkes için ibretlik bir yazı. Ama buzdağının ucunu yazdı, Hakan. Buzdağının her tarafı ortada aslında. Ona da bir bakmalı.

1979 yılında varlığına tanık olduğum ve yaşantımın her döneminde karşıma çıkan bu cemaat, hep gündemde. Her gün bir yerde yeni bir faaliyeti ile ortaya çıkıyor. Son günlerde de, Andıç’ın çalınmasıyla, günlüklerin ortaya çıkmasıyla, Utah’tan Ankara’ya uzanan hat ile gündemde. Ama varlıkları eski ve bildik.

Devletin içinde sinsice yer ettikleri, daha çocuk yaşta alıp yetiştirdikleri, Işık Evleri’nde Atatürk’e ve cumhuriyete küfür ederek büyütülmüş müritlerin, bilinçli bir şekilde adliye, mülkiye, eğitim kurumları, istihbarat birimleri içine yerleştirildiklerine ilişkin iddialar; belgeleriyle, tanıklarıyla ortaya kondu.

En önemli yuvalanma noktaları polis teşkilatıydı.

Polisin önce eğitim birimleri olan Polis Koleji, Polis Akademisi ve polis okullarına yerleştiler. Buradaki genç beyinleri çeşitli taktiklerle yandaş yaptılar. Şimdi onlar büyüdü, amir–müdür oldular. Rütbelenme yolculuklarında hep önleri açıldı, siyasi iktidardaki yandaşları tarafından korundular. Rakipleri sayılan tarikat dışında olan Atatürkçü, milliyetçi, ulusunu, ülkesini seven genç beyinler düşman ilan edilip, çeşitli oyunlarla, tuzaklarla elendiler. Tek artısı cemaat müridi olmak olanlar, başka hiçbir yeteneği olmasa bile en önemli, en kritik makamlara getirildiler.
Eğitim kurumlarını ele geçirdikten kısa bir süre sonra İstihbaratı ele geçirdiler. Ardından personeli ve hemen arkasından Kaçakçılık ve Organize Suçlar ve de Mali Şubeler cemaatin yandaşları tarafından dolduruldu.
Yüzlerce, binlerce örnek ya da öykü anlatılabilir, bu konularla ilgili. Sınavlarda cemaat için ayrı torbalarla hile yapılması, kanunların satır arasına konulan bir cümle ile imam hatip ve ilahiyatçıların nasıl polisin kurmay sınıfına yerleştirildiği, cemaate karşı olduğu için uyduruk nedenlerle meslekten atılanlar, ceza alanlar, müritlik rütbesinin polis teşkilatındaki rütbelerinden daha önde olduğuna dair tanıklı ifadeler, teftiş raporlarıyla belgelenen cemaat bağlantılarını ortaya çıkartan müfettişlerin nasıl sürgün edildiği, hayatlarının karartıldığı artık her polis tarafından biliniyor.
Biz de bu yapılanmayı ortaya koyabilmek için tümüyle devletin resmi belgelerine ve kendi anılarımıza dayanan bir kitap yazdık: “Fethullahın Copları.”
Bu kitap, bu cemaatin polis içindeki uzantılarını belgelerle, listelerle, isimlerle, olaylarla açık açık anlatıyordu.

Başımıza gelmeyen kalmadı.
Önemli olan bizim öykümüz değil. Onu anlatmayacağım.
Ama Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ın yazdığı yazıda, cemaat ile ilgili çok önemli bilgilerin ip uçları olduğunu belirtmek gerektiği için bu konuyu gündeme aldım.
Hakan’ın ismini vermediği bakanın, yakınmaları arasında bir cümle var; “Fethullah Hoca istihbarat işine meraklıdır.”
Yıllar önce İstanbul’da Gazi mahallesinde olaylar patlak vermişti. Bu olaylar başlamadan aylar önce Hoca, dönemin başbakanı Tansu Çiller’i ziyaret ediyor. Görüşme sırasında çantasından bir dosya çıkartıp, başbakana uzatıyor. Bu bir rapordur. Rapor Gazi olaylarını önceden haber vermektedir. İstihbarat raporudur. Ve de Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın raporudur.
Çiller şaşırır. İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürü’nü sıkıştırır. “Bu rapor bende yok Hoca’da var, nasıl olur da başbakana verilmeden önce polis istihbaratının bir raporu hocaya ulaştırılır” diye kızar.
Aynı rapor. Noktası,virgülü ile aynı rapor, bir hafta sonra Çiller’e resmi kanaldan gelir.
Dönemin polis müdürleri çok bozulurlar. Ama hocaya kim laf edebilir ki?
Sonra İzmir’de bir Işık Evi askerler tarafından basıldı. Askeri öğrenciler ayinde yakalandı. Hocaefendi, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Kaçtı yani. Sağlık nedeniyle gitti, yalanı uyduruldu. Aradan 10 yıl geçti, bir türlü tedavi edilemedi, kaldı oralarda. Bu arada DGM’de yargılandı. Bizim kitabımız da o davada kanıt olarak değerlendirildi. Ceza aldı, ertelendi. Ama gelemiyor.
Kendi gelmese de cemaati burada.Hocaefendinin de CIA kontrolünde ve korumasında yaşadığı konuşuluyor. Sonra Türkiye’de Genelkurmay koridorlarında belge çalınıp, Utah’a gidiyor, değerlendirilip, Ankara’ya paslanıyor.

İstihbarat merakı, istihbarat başarısı.

Her şeyi ile belgelerle, olaylarla, tanıklarla ortada. Ama önlem alınamıyor ya da alınmıyor.
Artık destek verdiği hükümet bile rahatsız kendisinden.
Ama yine de örgütlenmesiyle cirit atıyor, devlet koridorlarında. Önlem alınamıyor, alınmıyor.
Yılların tortusuna, birikimine, öyle rahatsızlık dile getirilerek önlem alınamaz.
İstihbarat merakı ve başarısı ile o rahatsızlık dile getiren bakan da yakında sus-pus edilir. O bakanın bile dosyası vardır istihbarat merakı güçlü Hocaefendi’de.
Demedi demeyin… Yakında patlar…

Zübeyir Kındıra


Ilımlı İslam Ambalajında Turuncu Ampul Devrimi Artık Ortadoğu’ya İhraç Edilebilir

Türkiye’de 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan seçimlerle mevcut AKP hükümeti tarafından kelimenin tam anlamıyla bir devrim gerçekleştirilmiştir. Demokrasi içerisinde, demokrasinin bütün sınırları adeta zorlanarak gerçekleştirilen bu devrim daha önce eski SSCB ülkelerinde yapılandan bir hayli farklı ve tamamıyla yeni araç ve argümanlarla hayata geçirilmiştir. Bu makalenin adına Yeşil Devrimde İkinci Perde diyerek aslında bu devrimin daha önce yapılmış birinci aşamasına da dikkat çekmek istedik.

Tarihler 21 Şubat 2001’i gösterdiğinde Türkiye her zamanki olağan Milli Güvenlik Kurulu toplantısını yapmaktaydı. Toplantıya Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlık ediyordu ve koalisyonu oluşturan DSP ve ANAP Genel Başkanlarının yanı sıra bakanlar da toplantıdaydı. MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli resmi bir ziyaret için Türkmenistan’da bulunması nedeniyle bu toplantıya katılmamıştı.

Toplantıya aslında Sezer oldukça gergin başlamıştı ve toplantıda bir kriz çıkacağı her halinden belliydi. Nitekim öyle de oldu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında Ağustos (2000) ayından beri süregelen görüş ayrılıkları, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) Şubat ayı olağan toplantısı öncesinde ikili tartışmaya dönüştü. Cumhurbaşkanı Sezer’in Anayasayı masaya “fırlatmasıyla” toplantı bir krize dönüştü ve Ecevit toplantıyı terk etti. Böylelikle Türkiye’de bir kriz ortamı oluştu ve Batıda uzun süreden beri “pişirilen” “Turuncu Ampul Devrim” için gerekli zemin yakalanmış oldu. Hükümette bir taraftan Başbakan Ecevit’in rahatsızlığı, diğer taraftan Kemal Derviş ve “ekibinin” koalisyonu içeriden “Truva Atı” gibi fethetme girişimleri siyasal kriz zemini oluşturmakta, MGK toplantısı ile yaşanan sürecin ardından ise küresel finans çevreleri Türkiye’nin bir kriz ortamına sürüklenmesi için ciddi girişimlerde bulunmaktaydı. Türkiye Merkez Bankası’ndan bir günde çekilen 7.5 milyar dolar ülkenin içine sürüklendiği durumu özetler nitelikteydi.

Türkiye’de küresel güçler ve uluslararası finans çevrelerinin aktif desteği ile bir devrim yaşanmıştı. Aslında ekonomik veriler normal şartlarda Türkiye’nin bu kadar hızlı bir kriz sürecine sokulması için çok elverişli değildi, ancak küresel finans çevreleri tek bir yerden düğmeye basılmış gibi Türkiye’yi bir finansal kriz girdabına sürüklediler. Bu yaşanan hadiselerden sonra Türkiye’de üç partili koalisyon dağıtıldı ve yerine ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi için bir model niteliği taşıyabilecek “Ilımlı İslam” modeli iktidara getirildi. Türkiye’de aslında tam anlamıyla bir “Turuncu Ampul Devrim” yaşanmıştı.

ABD’nin Neo-Con’lar hakimiyetindeki “Yeni Dünya Düzeni” yönündeki çalışmaları için ilk önemli fırsat 11 Eylül terör saldırıları ve arkasından Afganistan’a yapılan askeri operasyonla başladı. 11 Eylül terör saldırıları sonrasında küresel düzeyde yaşanan gelişmeler ve Afganistan’a yapılan askeri müdahale “uluslararası terörizmle mücadele” boyutlarını aşarak, bir uluslararası yeniden yapılanma sürecine dönüştü. Zira, bu tarihten sonra Pentagon tarafından çok daha önceden hazırlan ancak, hayata geçirilmek için uygun zaman ve zeminin beklendiği düşünülen “Demokrasi İhracı Projesi” (Project Democracy ) hayata geçirilmeye başlandı. Daha doksanlı yılların başlarında akademisyenler tarafından tartışılmaya başlanan “Genişletilmiş” Büyük Ortadoğu Projesi (Greater Middle East Project) BOP, 11 Eylül’ün yarattığı ortam sayesinde uygulama alanı bulabilmişti. BOP çerçevesinde harekete geçirilen bir başka proje de Avrasya’nın Dönüşümü Projesi (ADP) olmuştu.

Uluslararası ilişkiler literatüründe son dönemde “Hard Power (Sert Güç)” ve “Soft Power (Yumuşak Güç)” kavramlarının farklı şekillerde yeniden kullanıldığına şahit olunmaktaydı. ABD’nin bu hedeflere ulaşması için kadim dünyamız yeniden dizayn edilmekteydi. Adına “Yeni Dünya Düzeni” dedikleri bu oyunda; güç ve çıkar ilişkileri; sermaye ve doğal kaynaklar kısacası dünya nimetlerine sahip olma hakkı yeniden paylaştırılmaktaydı. Eski metotlar ve/fakat “demokrasi” gibi dünyanın en güçlü silahının kullanıldığı mücadelede küresel aktörler hedefe ulaşmak için bir çok unsuru bir arada kullanmaktaydı. Ülkelerin ve dünyanın yeniden şekillendirilmesi için bir yandan “işgal” metodu uygulanırken (Afganistan ve Irak) diğer yandan sivil devrimler yoluyla iktidarların devrilmesi ve küresel aktörlerle uyum içinde çalışacak rejimlerin kurulması süreci başlatılmıştı.

Bu yöntemle içerde oluşturulan muhalefete dışardan verilen maddî ve manevî destek neticesinde sivil halk ayaklandırılarak mevcut rejime karşı çıkılmaktadır. Sivil itaatsizlikle başlayan bu ayaklanmalar bütün teknolojik imkanlar kullanılarak ülke sathına yayılmakta ve sonuçta iktidarlar görevi bırakmak durumunda kalmaktadırlar. Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da rejimler bu metotla değiştirilmişlerdir. Kıbrıs’ta da benzer yöntemler uygulanıyordu. (Kıbrıs’ta yaşanan “Zeytin Dalı Devrimi” için Dr. Şenol Kantarcı’nın Sinan Oğan tarafından hazırlanan “Turuncu Devrimler” isimli kitabındaki makalesine mutlaka bakmak gerekir. Aslında bugün Türkiye’de yaşananlar ve eski Sovyet ülkelerinde yaşanan devrimler ve bu devrimlerin kısa vadede rövanşla neticeleneceği hususu, Türkiye’de gerçekleştirilen Turuncu Devrim bizim bahsi geçen kitabımızda gerçekleşen öngörülerimizden sadece birkaçıdır.) Sivil devrimlerin arkasındaki güçler hemen hemen aynıdır. Bu güçler; doğrudan devletler, bu devletlerin resmi organlarıyla doğrudan veya dolaylı ilişki içinde bulunan STK’lar ve çokuluslu şirketler ve finans çevreleri olarak tanımlanabilirler. Bugün birçok ülke iç politikasını belirlerken küresel güçlerin ve çok uluslu dev şirketlerin çıkarlarını da gözetmek durumundadırlar.

ABD, STK devrimleri için bir yandan eski Sovyet mekanında faaliyetlerini yoğunlaştırırken diğer yandan da bu bölgeden edindiği tecrübeyle devrimleri Orta Doğu’ya yaymaya çalışmaktaydı. Ancak burada ince bir ayrıntının olduğu da unutulmamalıdır. ABD, BDT coğrafyasındaki devrimleri sivil toplum kuruluşları ve think-tanklarla yapmaya çalışırken, Orta Doğu’da işin “think” kısmına pek yer vermemekte ve “tanklarla” devrim yapma yolunu seçmekteydi.

Turuncu Devrimler ne hikmetse hep Türkiye’nin etrafında gerçekleşmekte ve içinde yaşadığımız coğrafya yeniden dizayn edilmekteydi ve Türkiye için ise düşünülen STK devrimleri diğer ülkelerden farklı olarak iktidarı değiştirmekle beraber aslında Türkiye’yi “dönüştürmek” projesi olarak gündeme alınmıştı.

Bunun için seçilen siyasal güç Adalet ve Kalkınma Partisi olmuştu. Yeni kurulan bir parti olmasına rağmen Türkiye’deki yerleşik bütün siyasal değerleri alt-üst eden bu parti seçimlerden birinci parti olarak çıkmış ve Türk siyasi yaşamında ve dış politikasında tam bir “Toplumsal Mühendislik Projesi” gerçekleştirme niyetini açıkça ortaya koymaktaydı. AKP’nin renklerinde zaman içinde son derece açık bir şekilde yaşanan Turunculaşma ise adeta bir devrim yapıldığını ispatlar nitelikteydi. Turuncu Devrimlerin yapıldığı eski SSCB ülkelerinde bütün sembollerde turuncu renk hakim kılınmıştı, turuncu kaşkoller, kravatlar ve diğer semboller ile devrimciler hareket noktalarını açıkça ortaya koymaktaydılar. Türkiye’de ise kaşkoller ve diğer imgelerin yerini “turuncu ampuller” almıştı.

Başta Irak’ın Kuzeyi olmak üzere Kıbrıs, AB, Ermeni Sorunu ve insan hakları konusunda Türkiye’nin o güne kadar “kırmızı çizgi” olarak gördüğü bütün değerleri alt üst ediliyor, kırmızı çizgilerimiz turunculaşıyordu. Bir siyasi cinayetin ardından yüz binler “hepimiz Ermeniyiz” diye sloganlar atmakta, Barzani’nin küstahlığı giderek katlanılamaz seviyelere gelirken, her gün şehit cenazeleri gelmeye devam etmekte, bununla beraber bir yandan yükselen milliyetçilik rüzgarlarından pay kapma yarışı başlarken diğer yandan da bu yükselen milliyetçiliğin önü kesilmeye çalışılmaktaydı. Diğer taraftan başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere devletin temel noktalarında girişilen kadrolaşma ve cemaatleşme hareketleri en son Cumhurbaşkanlığı makamının elde edilmesi ile zirve yapılmak istenmekteydi. Türkiye’de ilk defa “Siyasal İslam” olarak tabir edilen ekip devletin üç temel noktasına birden aynı anda hakim olmak üzereydi. Ancak bu defa devletin zirvesi için tabandan gelen ve belki de eski Sovyet Coğrafyasında özellikle Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan hadiselere benzer süreçler yaşanmakta ve 2001 krizi sonrasında iktidarı Batı destekli bir sivil-finans devrimiyle ele geçirenlere karşı bir taban hareketi başlatılmaktaydı.

Aslında yaşanan süreç bir devrimdi ve gerçek anlamda bir halk hareketiydi. Her ne kadar kilitlenen siyasal sürece çözüm için Anayasa Mahkemesi’ne gidilse de demokrasiye yeni bir “balans ayarı” girişimi de tam bu günlere denk gelmekteydi. Aslında yaşananlar devletin savunma reflekslerinin harekete geç(iril)mesinden başka bir şey değildi. Önce Tandoğan ve ardından Çağlayan’da milyonların Türk bayraklarıyla meydanları doldurması devletin tepesinde yaşanan mücadeleye halkın verdiği önemli bir tepkiydi. Ancak bu tepki bile Turuncu Ampul Devrimi için son derece uygun bir şekilde kullanılmıştı. Kırmızı-beyaz Devrimi gerçekleştirmek isteyen güçlere karşı gerçekleştirilen organize bir hareket bu devrimi etkisiz kıldığı gibi seçimlerle adeta ülke tamamıyla turunculaştırılmıştır.

Türkiye’de bir devrim süreci yaşanmaktadır. Bu genel itibarıyla doğrudur. Ancak bunu Ukrayna, Kırgızistan ve Gürcistan ile aynı kefeye koyamayız. Türkiye her şeyden önce kurum ve kuruluşları ile demokrasi anlayışı ve siyasi partileri ile oturmuş, devlet geleneği bin yılları bulan imparatorluk mirasçısı bir ülkedir. Türkiye’de yaşanacak karşı devrim süreci Turuncu Devrimlerin yaşandığı eski Sovyet Cumhuriyetlerinde olduğu gibi parlamento ve devlet kurumlarının işgali gibi yöntemlerle olamazdı. Burada daha ince ayarlar gerekliydi. Özellikle suni cumhurbaşkanlığı seçim krizi ve ardından demokrasiye dışarıdan müdahale edildiği yaygaraları halk üzerinde müthiş bir etkide bulunacaktı.

Burada demokrasi dışı müdahaleler neticesinde ortaya çıkarılacak “mağduriyet” psikolojisi son derece başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Bu mağduriyet oyunu sayesinde özellikle son dönemlerde AKP’nin tabanından ciddi oy almaya başlayan Saadet Partisi taraftarlarının ve muhavazakar kesimin yeniden AKP etrafında kenetlenmesine sebep olmuştur. Bir diğer önemli gelişme ülkenin derin bir ayrışma sürecine girmesine rağmen diğer tarafların meydanlardan uzak durmasıdır. Ve elbette Türkiye’de esas dikkat noktalarının başka alanlara ve zeminlere kaydırılmamasına da son derece önem vermek gerekir. Gündem cumhurbaşkanlığı seçimleri çerçevesinde kilitlense de Kerkük sorunu başta olmak üzere önemli dış politika meseleleri ve dış kaynaklı iç terör gündemden çıkarılmıştır. Yurt içinde ve yurt dışında elle tutulur önemli hiçbir başarısı olmamasına rağmen (AB, Kıbrıs, Irak gibi konulardaki durum ortadayken); içeride ekonomideki nispi sabitlik dışında halka pek fazla yansımayan ekonomik gelişmeler gibi hususlar tartışma konusu yapılamamıştır. her şeyden önemlisi seçimlerde en çok tartışılması gereken yolsuzluklar gibi hususlar gündem dışına itilmiş ve seçim propogandaları farklı zemin üzerinden yapılmıştır. Burada son derece başarılı bir psikolojik faaliyet yürütülmüştür.

Türkiye’de kırmızı beyaz bayraklarıyla milyonların alanları doldurmasına rağmen kriz yönetme konusunda usta olan mevcut iktidarın konuyu başka zeminlere çekme çabaları burada netice vermiştir.

Bölgemizde gerçekleştirilen “Kadife”, “Gül”, “Turuncu”, “Mor” “Sedir”, “Sarı” devrimlerden sonra Türkiye’de seçimlerden önce “Kırmızı-Beyaz” devrimle milli güçler rövanş almak istemiş ancak bu girişim geri tepmiştir.

Bölgemizde yaşanan ve ismine turuncu, renkli, gül, kadife v.s. gibi devrimlerle beraber Türkiye’de de 2001 finans krizi ile beraber bir devrim yaşanmış AKP iktidara getirilmişti. Şimdi ise Batı yandaşları ve bir ABD projesi olan Ilımlı İslamcılar tarafından bu devrimin ikinci perdesi Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile beraber sergilenmiş ve Türkiye’de bir Turuncu Ampul Devrimi yaşanmıştır. Seçimlerden önce bu konuda yazımızda bu konuda şöyle demiştik; “Türkiye’de bir “Gül” devrimi yapılmak istenmektedir. Buna karşılık ise milli güçler de 2001 krizi ile başlayan devrimin rövanşını almak istemektedirler. Türkiye bir sivil devrimin kucağındadır. Bakalım devrimin rengi ‘Gül’ mü yoksa Kırmızı-Beyaz mı olacak? Seçimlerden sonra görüldü ki, “Gül” devrimi olarak başlayan hareket tam bir Turuncu Ampul Devrimine dönüşmüştür.

“Ilımlı İslamı” bir model olarak Türkiye’de deneyip ardından Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde İslam ülkelerinde sunmak isteyen ABD ve AB’nin desteğindeki büyük sermaye gurupları ve medyanın kolkola gerçekleştirdiği bir “Yeşil Devrim” süreci yaşanmıştır. Bu devrim ne eski SSCB ülkelerinde olduğu gibi sokaklara hakim olunarak ve ne de Türkiye’nin zamanında yeterince tecrübe ettiği askeri güçlerle yapılmıştır. Bu devrim Türkiye’de demokrasi içerisinde, demokrasinin bütün gediklerinden faydalanılarak gerçekleştirilen bir seçim ile hayata geçirilmiştir. Demokrasi içerisinde gerçekleşen bu devrimi yine demokrasi anlayışı içerisinde değerlendirmekte fayda vardır. Türkiye’de Turuncu Ampul Devrimi yapılmıştır. Bununla da Turuncu Devrimler kuşağında yepyeni bir sayfa açılmış ve önemli bir tecrübe ortaya çıkarılmıştır. Daha önce geniş halk hareketleriyle yapılan devrimlerin bundan sonra özellikle de Ortadoğu coğrafyasında Türkiye modeli ile hayata geçirilmesi beklenmelidir. Bu çerçevede Türkiye modeli Ampul Devrimine aday ülke olarak Filistin, Mısır ve/veya Cezayir ön plana çıkmaktadır. Türkiye artık devrim ihraç edebilir ülke statüsüne yükselmiştir. Ilımlı İslam modelli Turuncu Ampul Devrimi Ortadoğu’ya ihraç edilebilir kıvama gelmiştir.

Not: Devrimler hakkında detaylı bilgiler için bakınız: Sinan OĞAN “Turuncu Devrimler Soros’un Yeni Dünya Düzeni: ‘İkinci El’ Demokrasi ve Neo-Con’lar” BirHarf Yayınları, İstanbul 2006.

Sinan OĞAN - TÜRKSAM Başkanı

Bir Vatan Hain'inin Anatomisi - Seferi Yılmaz


Şemdinli’ de dükkanında bomba patlayan mağdur sanıyorsunuz. Ama yanılıyorsunuz. O bir PKK’ lı terörist. 15 Ağustos 1984 yılında Şemdinli’ yi basan PKK’ lı gruba kılavuzluk yapan terörist. Olay günü Şemdinli’ ye gelen DEHAP’ lı bir grup okullara girip öğrencileri sınıflarından çıkardı. Liseli gençleri kışkırtan provokatörler, onları sokaklara döküp bebek katili Abdullah ÖCALAN lehine slogan attırdılar.

Türkiye’ yi bölüp parçalayabilmek için bütün güçleriyle mücadele eden vatan hainleri şimdi de Şemdinli tiyatrosunu sahneye koydu. Amerika’ nın B.O.P (Büyük Ortadoğu Projesi)’ ni gerçekleştirmek amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerini yok etmek isteyen İngiliz ve ABD ajanlarına yerli işbirlikçilerde destek verdi. Mütareke basını ve bazı AB destekli gruplar da olaya “çanak” tutarak kendilerine verilen rolü oynadılar. Patlamaları incelemek bahanesiyle yöreye akın eden heyetler dükkanında bomba patlayan sabıkalı terörist Seferi YILMAZ’ ın anlattıklarına inandı.

Vatanı koruyan askerlerimiz ise adeta linç edildi. Seferi YILMAZ’ a mikrofon uzatan televizyon kanalları adeta bu teröristi bilirkişi ilan ettiler. Ve ihanet şebekeleri hainliği Türk Adaleti tarafından tescillenen sabıkalı teröristin “Bu iş savaştan rant bekleyenlerin işidir. Halkın tepkisini görüyorsunuz. Bu olay göründüğünden derindir ve iyi bir şekilde incelenmelidir. Mutlaka detaylandırılmalıdır.” şeklindeki açıklamalarını TV kanallarında on beş dakikada bir döndüre döndüre yayınlamaktan geri kalmadılar.

Oysa Terörist Seferi YILMAZ’ ın kirli geçmişi Türk Milleti’ nin hafızasındaki tazeliğini halen koruyor. 15 Ağustos 1984 yılında terörist Seferi YILMAZ’ ın kılavuzluğunda Şemdinli’ yi basan PKK’ lı bir grubun teröristin saldırısında Askerlik Şubesi Başkanı Tuncay ŞENEREROL ve Jandarma Çavuş Sedat KURUM ağır yaralanmış, Astsubay Memiş ARIBAŞ ise şehit olmuştu. Seferi YILMAZ baskın sırasında girdiği bir kahvehanede silahıyla vatandaşları etkisiz hale getirerek “Biz geldik. Artık Kürdistan’ ı kurduk. Gelin bizimle yaşayın. Yaşasın PKK Kürdistan’ ı” diye slogan atıp kaçmıştı.

15 Ağustos 1984 yılındaki bu eyleme bizzat katılan PKK’ lı terörist Mustafa ÇİMEN, Diyarbakır 1 No’lu Askeri Mahkemesinin 07.05.1985 tarihli oturumunda bakınız terörist Seferi YILMAZ ile ilgili neler söylüyor: ” Seferi YILMAZ Şemdinli’ yi iyi bildiği için bizlere kılavuzluk yapıyordu. Seferi YILMAZ önümüze düştü. Baran, Mehmet AĞAASLAN ve Celal’ i Jandarma Karakolunun karşısındaki camii ile yol arasına yerleştirdi. Bizi de yanına alıp inşaat halindeki Askerlik Şubesine götürüp, üst katına çıkardı. Bizi yerleştirdikten sonra geri dönüp Abdullah EKİNCİ’ nin yanına gitti. Askerlik Şubesinin üst katına yerleştiğimizde bende Bisifing denilen roket atar, Şerif’ te G-1, Halit’ de Diktiriyof, Hamit’ te G-1 silahları vardı. Önce ben gazinoya roket atarla hedef alıp ateş ettim. Roket ağaca çarptı. Bana verilen talimata göre bir mermi daha kullanmam gerekiyordu. Ama ikinci mermiyi atmaktan vazgeçtim. Diğer arkadaşlarım subay gazinosunu sürekli olarak ateşe tuttular. 4 Dakika kadar ateş ettikten sonra inip çekildik. Abdullah EKİNCİ, Dişsiz Mahmut, Seferi YILMAZ biz yukarıdan gazinoya ateş ederken, onlarda yine gazinoyu hedef alarak ateş etmişlerdi. 10 dakika sonra Şemdinli’ yi tamamen terk ettik ve saldırı grubu olarak trafonun orada buluştuk. Zaten birlikte geri çekilmiştik. Propaganda ve ajitasyon grubu silah seslerinin kesilmesi üzerine onlarda geri çekilip trafonun yanına gelmişlerdi.

İşte mütareke basını tarafından “mağdur” ilan edilen, Başbakan tarafından eli sıkılıp sırtı sıvazlanan vatan haini Seferi YILMAZ…

Ahmet Cem Ersever'in Kendi Ağzından Öz Geçmişi


Ersever,pkk'nın ateşkes kararı alıp,ardından bingöl yolunda 33 silahsız erin katledilmesinden sonra,28 mayıs 1993 tarihinde milliyet ankara büro'ya faksladığı metinde özgeçmişini şöyle anlatıyordu:
"ben ahmet cem ersever;pkk ile mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu,mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine,t.c.'nin pkk sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı ve 1992 yılında zevehari kurtartmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan kuzey ırak harekatını devleti bir açmaza soktuğunu,pkk'ya siyasi kazanımlar getireceğini,güçlenmesini sağlayacağını,siyasi işportacı celal talabani ismli şahsın türkiye'de sadece pkk'nın askeri gücünü ele geçirmek maksadıyla tezgahlar peşinde olduğunu beyan ederek 1993 yılı mart ayında kıdemli binbaşı rütbesinde,jandarma genel komutanlığı istihbarat grup komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum.1984 yılından bugüne kadar yapılan yanlışlar,ihanetler ve uygulamalar konusunda türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyor ve görüşmeler sonunda belirlenecek bir tarihte türk basınıyla kamuoyu önünde celal talabani'nin ihanetleri,pkk ilişkileri,güneydoğu'daki gerçek durum,köy korucuları,itirafçılar,faili mechul cinayetler hakkında ve bazı siyasilerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağımı beyan ediyorum.
saygılarımla...."

İstiklal Savaşı Sırasında Bir TÜRK Kızı'nın Duası...

Allah’ım;

Ak saçlı ihtiyarlar, bağrı yanık analar, gönlü yaralanmış yetimler, bütün Türk ve Müslüman kulların hep birden duaya geldik. Sesimiz, sana minarelerden, memleketimin bütün müslüman dünyasına ses veren mabedlerinden yükseliyor… Kalbimizi sana açtık. Gözlerimizde senin nurun, kalbimizde senin vecdin, ruhumuzda senin aşkın var… Mabedlerinde ağlayan, surların üzerinde feryat eden, müslüman iklimlerinde matem tutan yeisli Türk sedasını işiten Tanrım. Bizi de dinle… Ruhumuzdan kopan feryadlara acı ve bizi koru Allah’ım…

Günahlarımıza tövbe ederek şehidlerimizin ruhundaki kutsiyete sığınarak sana secde ediyoruz… Müslüman ruhunu temsil eden camilerine haç diktirme Allah’ım…
Yedi yüz seneden beri minarelerinde okunan ezan sesine bizi hasret ettirme Allah’ım…
Topraklar altında millet için ölen şehitlerini mezarında ağlatma Yarabbi…
700 seneden beri denizlerin hâkimi, şarkın hâkimi olduk. Bizi düşmanlarımıza esir eyleme Yarabbi…

Şarkın üstünde dalgalanan matem sancağı bütün esir olan müslüman dünyasının matemini ilân ediyor. İşte, biz, bugün, o siyah bayrağın altında ruhumuzdan taşan hıçkırıklar arasında sana yalvarıyoruz Allah’ım…

Asırlardan beri hükümran olan Türkün, bugün bütün milletlerin telin edeceği bir zulm ile mukaddesatı, istiklâli hayatı, her şeyi mahvoluyor… Biz, Allah’ım, senin adâletine sığındık. Bizim, her adâletin fevkinde, her kavmin üstünde en büyük kuvvetimiz olan Allah’ım, seksen milyon Türkün kalbinde senin vecdin, senin aşkın var. Ve, biz bu aşk ile Türk’ün hakkını bütün cihana, milletlerine bağıracak ve anlatacağız. Türkler, ancak Türk sultanının, halifesinin hükmünde yaşar. Ve, biz hürriyetimiz için, seksen milyon Türk, genç, ihtiyar, kadın, çocuk sesimizi işittirinceye kadar bağıracağız. Cihadımıza sen zahir ol Yarabbi…

Sesini, sana ilâhi mabedlerinden tekbirler, tehlillerle yükselten Türk’ün sesini işit ve bizi kurtar Allah’ım…

Huzurunda diz çöktük, sana bütün vicdanımız, bütün imanımızla yalvarıyoruz. İmdat dileyen yaşlı gözlerimiz, merhametine sığınan matemli kalplerimiz, hicran dolu ruhumuzla sana ibadet ediyoruz ve yalvarıyoruz… Hükümran olduğumuz topraklarda bizi süründürme Allah’ım…

Camilerimizde yanan din ve iman kandillerini söndürme Allah’ım…

Fatihlerin, bütün hakanların şan ve şeref ülkesinde olan hilâlini eksik etme Allah’ım…

Düşmanlara hakkın kuvvetini tanıt ve bizi kurtar Allah’ım…

( Ömer Sami COŞAR’ın 1919 yılı gazetelerinden derlediği “İstiklal Harbi Gazetesi’nden )



Aselsan da Neler Oluyor...?

Dünyanın çift kutupluluktan tek kutupluluğa dönüşmesinden sonra, dünyayı tek başına yönetme iddiasında olan güçler, diğer devletlere karşı pervasızca tavırlar sergilemeye başladılar. Daha önce karşı kutuptan çekinerek, mülayim davrandıkları devletlere, artık karşılarında çekinecekleri bir güç kalmadığı için, daha sert davranmaya başladılar. Çünkü onlara göre artık yolları açılmıştı. İstediklerini ne pahasına olursa olsun elde etmek yaklaşımı sergiliyorlardı. İşte bu devletlerden biri de Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Bu sert davranışların neler olduğuna bakacak olursak, karşımıza öncelikle Çekiç Güç, Kuzey Irak, PKK, Maden ve Petrol yasaları gibi konular çıkar.

ASELSAN ülkemiz açısından çok önemli kurumlardan biridir. “Aselsan Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ‘nın bir kuruluşudur.”[1] Türkiye’nin Kıbrıs Barış harekatından karşılaştığı zorluklardan sonra, askeri alanda dışa bağımlılığı azaltmak için devletimiz tarafından kurulmuştur. Sahasında kısa zamanda çok uzun yol kat etmiş, pek çok başarının altına imza atmıştır. Hatta bazı konularda kendi iç gereksinimlerimizi karşıladıktan sonra, ihracat da yaparak, teknoloji transferi yaparak kendini kanıtlamıştır. Aselsan’ı burada uzun uzun anlatmaya gerek duymuyorum. Aselsan hakkında bilgi edinmek isteyenler, istemedikleri kadar bilgiyi, kurumun www.aselsan.com.tr adresinde bulabilirler.

Aselsan’ın başarılarının, ülkemiz dışında bir yerleri rahatsız etmesi çok doğaldır. Çünkü, bu sahada rakipsiz olmak istiyorlar. Milletler mücadelesi penceresinden bakıldığında, bunu da normal karşılamak gerekir. Her devlet, diğer dünya devletleri karşısında en güçlü konumda olmak ister. Bunu, şu anda “dünya jandarması” rolünü oynayan bir ülkenin veya onunla işbirliği yapanların istemesi de normaldir. Bizim açımızdan önemli olan, Aselsan gibi bir kurumun yaşaması ve orada hizmet veren vatan evlatlarının da korunmasıdır. Türk milleti her ne kadar olaylarla yakından ilgilenmiyor gibi görünse de, TV dizileriyle, magazin programlarıyla oyalanmaya çalışılsa da, değerlerinden ve bu değerleri üretenlerden haberdardır. Onları sevmekte, kıskançlıkla da korunmalarını beklemektedir. Oyak bank gibi hassas bir Türk finans kurumunun yabancılara satılması düşüncesinden ne kadar rahatsız olmuşsa, Aselsan gibi bir kurumun da kıskançlıkla korunmamasından rahatsız olmaktadır.

Uluslar arası güçler, istediklerini elde etmek için kimsenin gözünün yaşına bakmazlar. Darbeler yaptırırlar. Hanedanlar devirirler. Devletler yıkarlar. Binlerce, milyonlarca insanın, masum çocukların, yaşlıların, kadınların, kısacası sivil insanların ölümüne neden olan savaşlar çıkartırlar. Çünkü, güç sahibi olmak ve bu gücü elinde bulundurmak için bunları yapmalarının gerekliliğine inanmışlardır. Dolaysıyla, “acıma” gibi bir duyguları da yoktur. Kendi faaliyetlerine engel teşkil ettiği için, Pakistan eski devlet başkanı rahmetli Ziya-ul Hak ve tüm kabinesinin bindiği uçağı havada vuracak kadar gözü kara davrananların, bizim mühendislerimize kıyma konusunda merhamete gelmeyecekleri aşikardır.

Uçak, tank ve daha bir çok önemli silah sisteminin modernizasyonunda görev yapan bu mühendislerimizin, milyonlarca hatta milyarlarca dolar dövizin bu ülkenin kasasında kalmasına birinci derecede katkıları bulunmaktadır. Buna küçük bir örnek vermek istersek aklımıza; “.. 2002 yılında İsrail’le yaptığımız tankların modernizasyonu ile ilgili anlaşma geliyor. Anlaşmaya göre Türkiye 170 tankın modernizasyonunu, yaklaşık 700 milyon dolar bedelle İsrail’in devlet kuruluşu IMI firmasına verdi”[2]

Devletler fedakar evlatlarının kanları ile yaşarlar. Bu anlamda her meslek de aynı önemdedir. İster asker olsun, ister mühendis, ister doktor, ister öğretmen! Fark etmez. Devletler bazı durumlarda, bu tür ölümler konusunda her nedense kamuoyuna doyurucu açıklamalar da yapmazlar. Tıpkı, cenaze törenine en üst düzeyde katılıp da, halen faillerini bir türlü yakalayamadıkları rahmetli Necip Hablemitoğlu’nda olduğu gibi. İşte bu durum kamu oyunun vicdanını yaralar. Ve toplum çeşitli şekillerde tepkiler vermeye başlar. Gerçekçi bir açıklama yapılmadığı sürece de, düşünceleri iddiaya dönüşür ve bunlara samimiyetle inanmaya başlar. Ve bunda da haklıdır.

Bu ölümlere kamuoyu tepkisi o kadar net oldu ki, bir muhalefet Milletvekili konuyu meclise taşıdı. “Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Tomanbay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yazılı bir soru önergesi vererek, Aselsan’da yaşanan intihar olaylarını sordu. Tomanbay soru önergesinde, söz konusu intihar olaylarının araştırılması gerektiğinin önemine işaret ederken, Başbakan Erdoğan’ı şu soruları yöneltti:

“-Aselsan yönetimi bu konuda bir çalışma yapmakta mıdır?
-Bu intiharlar arasında bir psikolojik bağ var mıdır?
-Aselsan adlı şirketimizde bu intiharları besleyen bir ortam söz konusu mudur?”

Tomanbay, soru önergesinde söz konusu olayların şirketin çalışma koşullarından kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorarken, “Çalışma koşulları yol açmıyorsa bu intiharların arkasında başka nedenler mi vardır; ya da sadece tesadüfle mi açıklanmaktadır?” diye kaydetti.”[3]

Ülkelerin piramitlerinin üst kesimini (Yönetim kadrolarını) dönüştürmek belki bir ölçüde mümkündür ama, piramidin orta ve alt kesimini oluşturan toplum kolay kolay dönüştürülemez. Bu kesim kendi düşüncelerini ve kendi savunma mekanizmalarını kendi oluşturur. Devletleri ayakta tutan en büyük güç de budur. Biz Aselsan’ın genç mühendislerinin ölümlerine bu açıdan bakıyoruz. Şimdi aşağıdaki tabloyu birlikte izleyelim.

ASELSAN MÜHENDİSLERİNİN ÖLÜMLERİ

Tarih: 7 Ağustos 2006
Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu (Ankara)

Makine mühendisi Hüseyin Başbilen

Ölüm şekli: Bileklerinin ve boynunun kesilmesi suretiyle intihar(!)

Tarih: 16 Ocak 2007
Yer: Gölbaşı (Ankara)

Elektrik mühendisi Alim Ünsem Ünal

Ölüm şekli: Aracının içinde başından tabancayla vurulmak yoluyla intihar(!)

Tarih: 26 Ocak 2007
Yer: Batıkent (Ankara)

Elektrik mühendisi Evrim Yançeken

Ölüm şekli: Batkent’te Alhisar sitesinde, 7. kattaki evinden atlayarak intihar(!)

Hiç birinin ölümünün görgü tanığı yok.

“7 Ağustos’taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen’in vücudundaki kesikler için “kendi yaptı” dendi.

Gölbaşı’ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının içinde başından vurulmuş bulundu. “İntihar etti” dendi.

Batıkent’teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı.

Dikkat ederseniz 3 ölüm de farklı biçimde gerçekleşiyor. 3 farklı intihar metodunu uyguluyor mühendisler. İntiharlar son 6 aya sıkışmış.”

Aselsan bir Türk kurumudur ve burada çalışanların tamamı da Türkiye için, Türk Devleti ve Türk Milleti için çalışır. Aselsan gibi hassas bir kurumda çalışanların bu kadar kısa süre içinde, şaibeli bir şekilde peş peşe ölmeleri, Türk halkının vicdanını rahatsız etmiştir. Yetkililer toplumu teskin edici hiçbir açıklama yapmayınca da, konu üzerinde spekülasyonlar artmaya başlıyor. Ve artık toplum tepki vermeye başlıyor. Nitekim, mühendis Hüseyin Başbilen’in ailesi bu intiharı normal görmeyerek bağımsız Türk yargısını göreve çağırmış, dava açmıştır.

“Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, çocuklarının cinayete kurban gittiğini savunan Başbilen ailesinin başvurusunu kabul etti. Başsavcılığın ‘normal intihar’ tespitiyle daha önce aldığı takipsizlik kararını bozan mahkeme, olayla ilgili soruşturmanın genişletilmesine karar verdi.”[4]

Bu sır intiharlar konusunda, mühendis Alim Ünal’ın babası Şemsettin Ünal’ın vicdanı da rahat değil.

“Oğlumun başına bir iş geldi. ‘İntihar’ diye kapatılan dosya yeniden açılsın” diyor acılı baba. “Ünal, oğlunun Aselsan’da ağırlıklı olarak F-16′lar üzerine çalıştığını söylüyor. Ünal, oğlunun sadece Türkiye’de değil, başta Amerika olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri ile Kanada ve İsrail’de bulunan savunma sanayii şirketlerinden önemli iş teklifleri aldığını belirtiyor. Ünal, “Oğlum, örneğin İsrail’den çok önemli iş teklifleri aldığını söylüyordu. Ancak bunları geri çevirdi. Siz düşünebiliyor musunuz? Binlerce dolarlık iş teklifini o bölgenin güvensiz olduğu gerekçesiyle geri çeviren biri intiharı seçer mi?” diye konuşuyor. Ünal, oğlunun çalıştığı projeler hakkında ise aileden kimseye bilgi vermediğine dikkat çekiyor.” Oğlunun hiçbir şekilde psikolojik sorunu, iş ve maddi sıkıntısı olmadığını anlatan Şemsettin Ünal, “Nikah hazırlıklarını sürdürüyordu, evlenecekti. Böyle bir değerin intihar etmesini kabul edemiyorum.” diyor. .. Anne Semra Ünal da oğlunun intihardan birkaç gün önce nişanlısıyla birlikte nikah hazırlıkları yaptığını belirterek, “Benim oğlum intihar etmedi.” diyor.”[5]

26 Ocak’da şaibeli bir şekilde ölen ODTÜ mezunu Elektrik mühendisi Evrim Yançeken’in ailesi ise şok olmuş durumda. En büyük ideali Aselsan’da çalışmak olan Evrim’in intihar etmiş olacağına inanamıyorlar. Anne Melek Yançeken, oğlunun Aselsan’da çalışmaktan çok mutlu olduğunu söylüyor. Oğlumun hayali her zaman Aselsan’da çalışmaktı diyor. Bu hayali

Bu ölümler konusunda deneyimli gazeteci Fatih Çekirge ise, sık sık “paranoyak olmadığını” tekrarlayarak (malum, artık ülkenin ve milletin kaderine sahip çıkma konusunda söz söyleyen herkes “paranoyaklıkla” suçlanarak pasifize edilmeye, susturulmaya çalışılıyor) şunları söylüyor:

“Ve son olarak iki yıldır ASELSAN’nda görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken sabah saat 06.00 sıralarında Ankara’daki evinin 6’ncı katından “atladı”.

Şimdi soralım… ASELSAN Türkiye’nin en gizli askeri/teknolojik çalışmalarının yapıldığı yerdir. Bu üç mühendis orada çok önemli görevlerde bulundular. Hele birisi var ki, Türkiye’nin en hassas konusu olan “Milli savaş yazılım” projesinde çalıştı… GÖRGÜ TANIĞI YOK. Paranoyak değilim ama…Paranoyak değilim ama…ODTÜ mezunu çocukların bu “görgü tanığı olmayan” intiharları konusunda kuşku bulutları görüyorum.”[6]

EŞREF BİTLİS

“1990′da orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı’na atandı.Bitlis, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye’den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD’nin Kuzey Irak’da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti’nin Türkiye’nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa hükümete şikayet edildiği iddia edildi. 17 Aralık 1992′de Çekiç Güç’e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak’ın Selahattin kentine gitmekte olan Bitlis’in helikopterine taciz uçuşu yaptı ve helikopteri inişe zorladı.

Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993′de, uçağının henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu şehit oldu.”[7]

Eşref Bitlis yüksek rütbeli bir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubuydu ve Türkiye Cumhuriyeti devletine, dolaysıyla da Türk Milletine çalışıyordu.

NECİP HABLEMİTOĞLU

“1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında “Dilde Fikirde İşde BİRLİK” adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı.

Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (UNDP) bir projesinde görev alarak Gagauz Türkleri’nin latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi.

Türkiye’de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları üzerine yaptığı araştırmalarla dikkat çeken Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002′de uğradığı bir suikast sonucu öldürüldü.” [8]

Hablemitoğlu da kendi sahasında tam bir uzmandı. Kamuoyu onu, Alman vakıflarıyla ilgili olarak, Ceviz Kabuğu programında konuştuklarıyla tanıdı. Konuştuğu hiçbir şey afaki değildi. Söylediği her sözün ardından belgeleri kameralara gösteriyordu. O gece adeta tek başına Alman devletini alt etmişti. Türk milletinin varlığı, birliği ve bekasına adamıştı kendisini. Eskişehir’de yaptığı son konuşmasında söylediği sözler çok anlamlıydı. Şehit edilmesinin ardından en çok o sözleriyle anıldı: “Ben Türk’üm ve başka Türkiye yok.”

AHMET CEM ERSEVER

Tarih:1 Kasım 1993.

Yer: Çamlıdere-Ankara

Neval Boz, Ersever’in ekibinden.

Tarih: 2 Kasım 1993

Yer: Polatlı-Ankara

Murat Demir, itirafçı, Ersever’e çalışıyordu

Tarih; 4 Kasım 1993

Yer: Elmadağ- Ankara

Ahmet Cem Ersever, Emekli Binbaşı

Peki, bu üçlüyü ölüme götüren gelişme neydi diye soracak olursak; “Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünün üzerinden bir ay kadar sonra 17 Mart 1993′de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda “Güneydoğu’da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir.” diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu.”[9]

Yani Türk Devleti ve Milleti için çalışma konusunda ısrar ediyordu. Ersever ekibinin ölümünün, Aselsan mühendislerinin ölümünden tek farkı, intihar süsü verilmeden infaz edilmiş olmalarıydı. Bu cinayetler de aydınlatılamadı. Sadece, devlet Ahmet Cem Ersever’i sahiplendiğini göstermek ister gibi, Yenimahalle’deki MİT kampusünün yanındaki caddeye onun adını vermekle yetindi. Bazı güçler bu değerli vatan evladını da kurdukları bir şeytan üçgeninde yok ettiler.

SONUÇ OLARAK

Ankara’yı bilenler hemen fark etmişlerdir. Gencecik mühendislerimizin ölümlerin gerçekleştiği yerler Ankara’nın Kuzeyi, Güneyi ve Batısı. Mekanlar bir üçgen oluşturuyor. Tıpkı Rahmetli Binbaşı Ahmet Cem Ersever olayında olduğu gibi. Malum, Binbaşı Ersever ve yakın çevresindeki iki kişi de Ankara’da üç ayrı yerde öldürülmüşlerdi. Adeta bir mesaj veriliyor gibi! Bu infazlardan anladığımız şudur: Karşı güç, böyle organize bir şekilde hareket ederek, ne kadar güçlü olduğunu, öldürme konusunda bile programlı çalıştığını ve yapamayacağı herhangi bir şey olmadığını vurguluyor. Öldürülenlerin yolunda ilerleyenlere de en etkili mesajı vermiş oluyor.

Bu yiğit Türk evlatlarının tamamının da Türk Milletinin ve Türk Devletinin bekası uğruna can verdiklerini biliyoruz. Hepsini rahmetle ve şükranla anıyoruz. Bu yiğit insanların hepsi de, verdikleri emeğin, çektikleri çilenin reklamını yapmayacak kadar onurlu, abide şahsiyetlerdir. Bu vatan onların döktükleri kanlarla hayat bulmaktadır. Bu yiğit Türk çocukları yiğitçe tavırlarıyla “Ser vermek var, sır vermek yok” ilkesiyle hareket ederken, birileri bir ömür boyu yapmadıkları, yapamadıkları işleri yapmış gibi akşam-sabah kendi reklamlarını yapmakla meşguller. Milletlerin tarihi yazılırken, herkes layık olduğu yeri bulacak, şehitlerimiz rahmet ve şükranla anılırken, kimileri de nefretle kınanacaktır.

Bu konu ile ilgili olarak, toplumun her kesiminden, konuştuğum pek çok kişinin düşüncesi, Aselsan mühendislerinin intihar etmedikleri, katledildikleri yönündedir. Yani, Türk kamuoyunun genel görüşü, bu genç kardeşlerimizin birer suikasta kurban gittikleri yönündedir. Benim kişisel düşüncem de bun yöndedir. Bekleyip göreceğiz. Sorumlu yetkililer ne zaman toplumu aydınlatacaklar. “Söz konusu vatan olunca gerisi teferruattır” düşüncesini kendine ilke edinen insanların öldürülmesi bu milleti zayıflatmaz, bilakis güçlendirir. Ancak bizim asıl korkumuz, üç-beş gün sonra, Aselsan’ın da liberal ekonomi düşüncesiyle (Oyakbank’ta olduğu gibi) yabancılara satışının gündeme gelmesidir. Sizce olmaz mı?

Muharrem Kılıç

İstanbul, 26 Haziran 2007

Dipnotlar

[1] http://www.aselsan.com.tr/map.asp

[2] http://www.kudusyolu.com/yazi.php?dil=tr&yzr=16&id=381

[3] http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=222600

[4] http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=278701

[5] http://www.haber5.com/haber.php?haber_id=284972

[6] Fatih ÇEKİRGE-29 Ocak 2007 Hürriyet

[7] http://tr.wikipedia.org/wiki/E%C5%9Fref_Bitlis

[8] http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2462

[9] Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.99

Ahmet Cem Ersever'in İtirafları...1


GİRİŞ

Tarih 29 Ekim 1993. O akşam gece nöbetçisi Muhabir Sinan Onuş saat 19.20′de çalan telefonu her zaman olduğu gibi, ‘Buyrun Aydınlık’ diye açıyor. Çok iyi Türkçe konuşan sakin bir ses “Kontrgerillacı Ersever’i infaz ettik. PKK adına arıyorum. Sıra Soner’de” deyip telefonu kapatıyor… Aynı saatlerde Sabah ve Özgür Gündem gazeteleri de aranıyor. Meçhul kişi bu kez şöyle diyor: “Türk İntikam Tugayı adına arıyorum. Bitlis Paşa’nın katili Er-sever infaz edildi”.
Binbaşı Ahmet Cem Ersever 1993 yılı başında, PKK’ya karşı “gayri nizami harp” verilmesini savunduğu için Türk Silahlı Kuv-vetleri’nden ayrıldığını söylemişti . 9-14 Haziran tarihlerinde Ersever ile röportaj yapmıştık. Aydınlık’ta yayımlanan bu röportaj nedeniyle Jandarma Askeri Savcılığı Binbaşı Ersever hakkında soruşturma başlatıp, dava açmıştı. Duruşma tarihi 26 Ekim 1993′tü. Ersever avukatına “mutlaka geleceğim” demişti. Ancak gelmedi. Eşi Yıldız Ersever ile avukatı Emin Emir, Binbaşı’nın nerede olduğunu onun arkadaş çevresine sordular. Kimse bilmiyordu. . İşte Ersever’in infaz edildiğine dair telefonlar o günlerde edildi gazetelere… 3 Kasım 1993 tarihinde büromuza Soner Yalçın adına Ankara Otobüs Terminalinden postalanmış bir zarf geldi. Açtım, zarftan Binbaşı Ersever’in nüfus cüzdanı çıktı. Nüfus cüzdanı beyaz bir kağıdın içine konulmuştu. İki gün sonra ise, Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in elleri arkadan bağlanmış ağzı bantlı kafasına iki kurşun sıkılmış cesedi Ankara Elmadağ ilçesi çıkışında kireç ocaklarında bulundu. Ertesi gün bir ceset daha ortaya çıkacaktı. PKK itirafçısı olduktan sonra Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele biriminde memur olarak çalışan ve Ersever’in emekli olmasından sonra istifa eden Mustafa Denizde, elleri arkadan bağlanıp kafasına tek kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Cesedi Ankara Polatlı’da bulunmuştu. İlk bulunan ceset Mahsune’ye aitti. Ersever’in ölüsü bulunmadan bir hafta önce, Ankara’nın 90 kilometre uzağında Kızılcahamam tarafındaki Çamlıdere beldesi yakınlarında bulunan 25-30 yaşlarındaki sarışın kadının kim olduğu öğrenilememişti. Cesedin Ersever’in sevgilisi Mahsune’ye ait olduğu sonradan tespit edilmişti. Ankara’nın üç ayrı çıkışında bırakılan bu cesetlerin benimle ne ilgisi vardı? Katiller beni neden tehdit etmişlerdi? Binbaşı Ersever’in nüfus cüzdanı niçin bana gönderilmişti?…

I. BÖLÜM “CEM YÜZBAŞININ YARDIMCILARI

O dönemde çalışmakta olduğum 2000′e Doğru dergisi 8 Aralık 1991 tarihinde “Kimlikleri ve Eylemleriyle İşte Mardin Kontrgerillası” başlıklı bir haber yayımladı: “Son 5 ayda Mardin, Ömerli, Savur, Nusaybin, Midyat, Batman ve İdil’e bağlı köylerde kontrgerillanın eylemleri sonucu 22 kişi öldü, 5 kişi yaralandı. Bu cinayetleri işleyenlerin eşgalleri ve yöntemleri aynı. Beyaz Renault’a biniliyor. Kars lehçesiyle Kürtçe konuşuyorlar. Gerilla kılığında dolaşıyorlar. Bu kontrgerilla ekibinin başında Jandarma subayları A.Ö. ile H.K. var. Vurucu (tetikçi) timin şefi ise Karslı MHP’li eski bir öğretmen olan Y.S. dört kişilik infaz timinde itirafçılar var.” 2000′e Doğru, “Mardin Kontrgerillası” haberinde baş harfleriyle verdiği kişileri, açık adlarının belirtildiği bir yazı ile Başbakanlığa ve İçişleri Bakanlığı’na bildirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu iki subay hakkındaki bilgileri ise gene isimleri açıkça yazarak Genelkurmay Başkanlığı’na iletti. Ancak bu kurumlardan hiçbir yanıt alamadı. “Haberiniz doğru değildir” gibi bir açıklama bile yapılmadı. Biz de “Mardin Kontrgerillası” haberini geliştirmeye karar verdik. Araştırmaya devam ettik.

“Gerilla Gibi Giyinirler”

Subay A.Ö. Mayıs 1992 tarihinden beri Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’nda görev yapıyordu. Bölücü ve Yıkıcı Azınlık Kısım Amirliği’nde görevliydi. A.Ö. uzun yıllar Güneydoğu’da görev yapmıştı. Kontrgerilla faaliyetlerinde yanında hep “Cem Yüzbaşı” diye biri vardı. A.Ö. “Cem Yüzbaşı”nın yardımcısıydı. “Bu subaylar hep sivil dolaşırlar. İkisi de istihbaratçı. Tehlikeli adamlar, dikkatli olun” demişti emekli bir Kurmay Albay. Araştırmaya A.Ö.’nün biyografisini saptayarak başladık. A.Ö. 1954 Muş Bulanık doğumlu, Kafkas kökenliydi. Kuleli Askeri Lisesi’nden mezundu. Harp Okulu’nda öğrenci iken okul arkadaşlarından 43 kişinin ismini yazıp, “Bunlar solcudur” diye Okul Komutanlığı’na ve MİT’e ihbar ediyor. İhbar dilekçesinin altına “Milliyetçi, Atatürkçü Subaylar” imzasını koyuyor. A.Ö. 1974 Harp Okulu çıkışlıydı. Jandarma istikamcı. 1976-77 döneminde Foça Komando Okulu’nda kurs görüyor. Burada da bazı subayları solcu diye ihbar ediyor. ‘Cem’le Foça’dan tanışıyorlardı. 1500 subayın re’sen emekli edildiği 12 Eylül döneminde darbe için aktif rol alıyor. A.Ö. ile ilgili bir astsubay şunları anlatıyor: “1978 yılında Mardin 22′nci Sınır Tugay’ında görev yaparken birlikte çalıştığı ve çok yakın arkadaşı olan ‘Cem Yüzbaşı’ ile birçok operasyonlara katıldılar. Daha sonra ikili Jandarma İstihbarat’da da birlikte çalıştılar. Burada görev yapan subaylar gerilla gibi giyinirler. Kendileri Kürt değil ama çok iyi Kürtçe konuşurlar.” A.Ö. Güneydoğu’daki birçok cinayetin sorumlusu olarak gösteriliyordu. Haberi yazmadan önce kendisiyle görüşmek istedim. Telefonla ulaştım. Hakkındaki bilgileri ve söylenenleri sıraladım. Görüşmek istediğimi söyledim. A.Ö. sert bir yanıt vererek bizimle görüşemeyeceğini belirtti. Telefonu yüzüme kapattı! Binbaşı A.Ö.’nün bu tavrı doğrusunu söylemek gerekirse bizi oldukça öfkelendirdi. Araştırmaya devam ettik: A.Ö., 12 Eylül’den sonra ilk sınır ötesi operasyonlara katılan subaylar 12 Aralık 1980 tarihinde Suriye’deki KAWA’nın kampını basan timin başında A.Ö. var. İçlerinde KAWA’nın Merkez Komite üyesi Hüseyin Aslan’ında bulunduğu önder kadrodan 15 kişi bu baskında öldürüldüler. A.Ö., 12 Eylül’den sonra kısa bir süre Mardin Belediye Başkanlığı yaptı. Zeki Yumurtacı’nın Katili “Mardin Kontrgerillası” içinde adı geçen diğer subay ise H.K. idi. H.K.’nın kontrgerilla olma “serüveni” oldukça ilginç. 12 Eylül darbesine birkaç ay kala İstanbul Bakırköy İlçe Jandarma Bölük Ko-mutanlığı’na atanıyor. Darbeden sonra 12 Eylül sorgulamalarında bizzat yer alıyor. 18 Eylül 1980 günü olay keşfi için Avcılar’a tatbikata götürdükleri devrimci Zeki Yumartacı’yı öldürüyor. Olay basına, “Polis ekibine ateş açan teröristler tatbikata götürülen arkadaşlarını vurdular” diye yansıtılıyor. Zeki Yumurtacı’nın kafasına silahı dayayıp öldüren kişi ise subay H.K. Bu olayı anlatan Albay şunları söylüyor: “O günlerde İstanbul’da birçok solcu öldürüldü. İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın değişik bir taktiği vardır. Bir polisi veya subayı pisliğe bulaştırmak için tetik çektirir. Tetiği çeken kişi ise bu işlerden artık kurtulamaz. H.K. işte böyle bir numara ile pisliğe bulaştırıldı. Sanıyorum hâlâ da bu rezil işleri yapmaya devam ediyordur. Çünkü bu işlere giren subayın, polisin kurtulması zordur. H.K.’yi diledikleri gibi kullanırlar.” Nitekim İstanbul Avcılarda başlayan faaliyet Mardin’de sürüyordu. Kontrgerillacı Sayın Ekibi A.Ö. ve H.K. ile başlayan ‘Kontrgerillacı subaylar’ listesinde “Cem Yüzbaşı “da vardı. Bu listenin başında ise; daha sonra bir suikaste kurban giden Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Hulusi Sayın’ın kayınbiraderi Albay C. K. bulunuyordu. Jandarma Genel Komutanlığı’nda 70′li yıllarda iki grup ortaya çıkmıştı. Sosyal demokratların oluşturduğu ve başında Korgeneral İsmail Selen’in bulunduğu grup ile MHP’lilerin biraraya gelip liderliğini Korgeneral Hulusi Sayın’ın yaptığı ekip. İki grup sürekli çatışma halindeydi. “Kontrgerillacı subaylar” Hulusi Sayın’ın ekibi içindeydi. Ekipte “Yüzbaşı Cem” ve A.Ö.’den başka C.K., T.S., A.Ş., İ.Y., F.A., gibi birçok MHP’li subay daha vardı. Bu “Kontrgerillacı subayların” 70′li yıllardaki “karargahları” ise Ankara’daki Jan. Okul Komutanlığı’ydı. Ana Tamir Atölyesi’nden silah kaçırıp bunları MHP’lilere veriyorlardı. Bu konuda haklarında soruşturma açılmıştı. Ancak soruşturma hasıraltı edilmişti. Boğma zinciri gibi MHP’lilerin o yıllarda çok kullandıkları yaralama - öldürme aletlerini de gene bu ekip tarafından sağlanmıştı. Gruptaki MHP’li subaylar açıkça eylemlere de katılıyorlardı. Örneğin, Subay F.A.’nın silahı solcu bir doktor olan Mehmet Güçlü’nün öldürülmesinde kullanılmıştı. Böyle olduğu kesinleştiği halde hiçbir şey yapılmamıştı. Tam tersine rütbesi hep yükseldi. Halen Albay olarak görevinin başında. “Yüzbaşı Cem” bu grubun aktif elemanlarından biriydi. MHP’nin toplantılarına çekinmeden üniforması ile gidiyordu! “Yüzbaşı Cem” giderek daha fazla ilgimizi çekiyordu…

JİTEM…

JİTEM (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) adını ilk kez 1991 yılı sonunda duymuştum. Ancak ilgimi çekmemişti. Daha sonraki günlerde JİTEM’de görev yaptığını söyleyen bir astsubayla karşılaştım. 1992 yazının sıcak bir Haziran günü oturup saatlerce sohbet ettik. ” Bu birim Jandarma’da ilk kez 1938 yılında değişik bir isimle kuruluyor. O yıllarda Jandarma Teşkilat ve Vazife Nizannamesi’nin şekavetin izalesi (eşkiyalığın ortadan kaldırılması) ve ajan muhbir tayinine dair talimat var. İşte bu talimat sonraki yıllarda re-organizasyona tabi oluyor. Sanıyorum 1987 yılında tekrar JİTEM adı ile kuruluyor. Jandarma İstihbarat Birimleri bölük pörcüktü. Hepsini bir komutanlığa bağlamak istediler. Adına da Jandarma istihbarat Terörle Mücadele denildi.” “JİTEM’in örgütlenmesi şöyledir: Direkt Jandarma Genel Komutanlığı ile irtibatlıdır. JİTEM Grup Komutanlığının başında bir binbaşı bulunuyor: Önce Cem Binbaşı vardı, o ayrıldı. Yerinde şimdi Nurettin Binbaşı var.”* (* Astsubay sadece Diyarbakır JİTEM’i biliyordu. Halbuki Türkiye’de 7 JİTEM Grup Komutanlığı vardı. Kurucusu ise halen Niğde Alay Komutanlığında görevli Albay A.D. idi.)
Subay A.Ö.’nün komutanı “Yüzbaşı Cem” bu kez karşıma “Cem Binbaşı” olarak çıkmıştı. Astsubay’a hemen Binbaşı Cem’i sordum. Çekindi: “Açık kimliklerini vermek istemiyorum. Zaten Cem’i fazla tanımıyorum. Benden önceydi. Nurettin Binbaşı Malatyalı. Kürt değil ama çok iyi Kürtçe konuşuyor. Binbaşı Cem şimdi sanıyorum Genel Komutanlık’da görev yapıyor. Zaten burada görev yapanlar nedense daha sonra hep Genel Komutanlık’a tayin olurlar!” Astsubay, JİTEM’in örgütlenmesi hakkında detaylı bilgiler verdi: “JİTEM Grup Komutanı’nın alt kadrosunda bir veya iki subay ile birkaç astsubay görev yapar. JİTEM Komutanlığı’na bağlı; gerilla gibi giyinen, altlarında özel arabaları bulunan JİTEM komutanları dışında kimseden emir almayan, kendi başlarına buyruk olan çoğunlukla dağda gezen, mağaralarda kalan timler vardır. Kaç tim olduğunu bilmiyorum.” Benim bildiğim kadarıyla eskiden Jandarma Genel Ko-mutanlığı’nın “Bölge Birimleri” vardı. Bunların başında Grup Amiri bulunurdu. Türkiye yedi grup amirliğine ayrılmıştı. Bu yedi grup amirliğine ise iller bağlıydı. İller ise “Yuva Başları” denilen daha küçük birimlerden oluşuyordu. JİTEM kafamı karıştırmıştı. Astsubay’a bildiklerimi söyledim. Anlaştık: ‘Bölge Birimleri’nin yani grup amirliklerinin yerini; 1987 yılında JİTEM almıştı. Şimdi de yedi JİTEM birimi vardı. Bunlar direk Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı’na bağlıydı. Astsubay eline kağıt kalem aldı. Jandarma’nın örgütlenmesini çizdi:

“PKK’lı Sanırsınız”

Astsubay, Diyarbakır JİTEM’e bağlıydı. Ancak kendisi grubun elemanı değilmiş gibi anlatıyordu: “Bunlar köy köy, mezra mezra dolaşırlar. Her timin kendi bölgesi vardır. Hepsi çok iyi Kürtçe konuşur. Zaten bunları birçok köylü PKK’lı sanır. Bu timleri sizde görseniz PKK’lı mı, asker mi olduğunu anlayamazsınız. Hepsi bıyıklı ve sakallıdır. JİTEM timleri bazen PKK kimliğiyle gidip, kavgalı köylüleri birbirleriyle barıştırır. Bu timlerin asıl amacı istihbarat toplamaktır. “Timlerin başında üsteğmen veya yüzbaşı bulunur. Bir ti nde subaydan başka bir kaç tane astsubay ile en fazla ikide er vardır. Erler yemek, temizlik gibi yardımcı hizmetlerde kullanılır. Bu timlere son yıllarda itirafçılar da katılmaya başladı. “JİTEM timlerinin gizli ödenekleri vardır. Bu timlerde görev yapan subaylar çok iyi para kazanırlar. Bol primi, ikramiyesi vardır. Özellikle iyi istihbarat alındığında primleri artar. “Söylediğim gibi bu timlerin asıl amacı istihbarat toplamak, sorumlu olduğu bölgede istihbarat ağı kurmaktır. Köylüleri ‘devşirip’ muhbir yapmaktır. Köy korucusu olan bir köyde mutlaka JİTEM’in muhbiri vardır. Timlerle, korucuların ilişkileri çok sıkı fıkıdır. Her köyde, mezrada bir muhbir bulunsun istenir. Ancak muhbir bulmak çok zordur. Genellikle korucular yapar bu işi.”

JİTEM Arabaları…

Astsubay’ın bundan sonra anlattıklarından dehşete düştüm. Astsubay, Güneydoğu’da görev yapan bazı subayların uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yaptıklarını iddia ediyordu! Kişi ve yer isimleri veriyor, olayları detaylarıyla anlatıyordu: “JİTEM çok iyi amaçlar için kuruldu. İstihbarat toplamak tek gayesiydi. Sonra dejenere oldu. Tim komutanları kendi gruplarını oluşturdukları için işi bilen elemanlar yerine, kendisine çıkar sağlayacak, kendi yaptığı kanun dışı davranışlara göz yumacak itirafçıları, askerleri seçmeye başladılar. Çoğu tim elemanı yapılan kanun dışı hareketlere göz yumdu. Üst rütbeler de ses çıkarmadı. Sonuçta ufak çapta başlayan kanun dışı hareketler çok büyüdü. Binlerle ifade edilen paralar, milyarlarla ifade edilmeye başlandı. Nihayet JİTEM’de çalışanların hemen tümü bölgede uyuşturucu ve silah kaçakçılığında etkin rol almaya başladılar.” Astsubay şaşkınlığımı anlamıştı: “Evet şaşıracaksınız ama gerçek bu! JİTEM timleri bölgede uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapıyor.” .Merakla sordum: “Nasıl yapıyorlar?” Anlattı: “JİTEM timlerinin altında sivil arabalar var. Bu otomobiller, değişik renktedir. Plakaları ise resmi değil, sivildir. Güneydoğu’nun tüm karayollarındaki arama noktalarından rahatça geçerler. Durdurulmazlar, aranmazlar. JİTEM timi kimliğini gösterir, çeker gider.
“İşte bu kolaylık nedeniyle, İran’dan, Irak’tan, Suriye’den gelen uyuşturucular JİTEM arabalarına yükleniyor. Uyuşturucuyu alan JİTEM arabaları duruma göre Van veya Diyarbakır’a gidip uyuşturucuyu teslim ediyor. Uyuşturucular buradan İstanbul’a, Mersin’e gidiyor.” Astsubay “Sizin aracılığınızla yetkilileri uyarmak işiyorum” dedi: “Asıl pusu JİTEM arabalarına atılsın! Arabalardan ne kadar eroin çıkacaktır görsünler. Araştırılsın; JİTEM timlerinde görev yapan subay ve astsubayların, Batı’ya tayin olduktan sonra nasıl zengin oldukları! Son model arabaları, apartmanları, daireleri, nasıl aldıkları! Araştırırlarsa bulurlar; zengin olmayan JİTEM komutanının bulunmadığını!” Daha detaylı bilgi vermesini istedim. İddiası büyüktü. Astsubay bu konuda tahmin ettiğimden daha bilgiliydi. “JİTEM timleri, kaçakçılığı ilişki içinde oldukları korucubaşları ve itirafçılar aracılığıyla yapıyorlar. Bunların çıkarları ortak olduğu için birbirlerini hep korurlar. “Size bir örnek vereyim; Silopi JİTEM’inden bir astsubay Şenoba’daki bir köylü ile ilişki kuruyor. Bu köylü hem muhbirlik hem de uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. K.Irak’tan gelen uyuşturucuyu Yüksekova’dan teslim alıyor. Tabii malı alacağı gün ve saati astsubaya bildiriliyor. Astsubay da JİTEM’in sivil plakalı Renault arabasıyla gelip uyuşturucuyu Diyarbakır’a götürüyor! Böyle kaç parti mal götürdüler… “Bir başka örnek daha vereyim. Yüksekova’da bir köyde, ‘eroin imalathanesi var’ diye duyum alınıyor. Köye baskın düzenleniyor. Köylülerle yapılan pazarlık sonucu Yüksekova Merkez Jandarma Karakol Komutanı Astsubay milyonlarca lira rüşvet alıyor. Sıfır hattında; yani sınırda bulunan Bölük Komutanlarının, Alay Komutanlarının, İl Jandarma Alay Komutanlarının yüzde 80′i bu işin içindedir. “Bölgeye gelen sınır komutanları, ister istemez bu işlere bir şekilde bulaştırılıyor. Yeni gelen komutana kaçakçılık yapan ağalar, korucu başları, belediye başkanları hemen ziyarete gelirler. Komutanın nabzını yoklar, hediyeler verirler. Samimi olmaya çalışırlar. Eğer samimi olurlarsa işler kolaylaşır. ‘Al gülüm ver gülüm’ başlar. Zaten tayini çıkan komutan yeni gelen subaya dönen dolapları anlatır. Eğer yeni gelen subay iyi niyetli ise uyuşturucu kaçakçılığına karşı biriyse bu kez ağalar, korucular onu yerinden etmek için çeşitli dolaplar çevirirler. Nüfuzlarını kullanırlar. Araya kimler kimler sokulur; Belediye Başkanları, Milletvekilleri, Bakanlar…” Resmi Silah Kaçakçılığı Astsubay sadece uyuşturucu kaçakçılığı yapılmadığını anlattı. Bölgede, özelikle Körfez Savaşı’ndan sonra silah kaçakçılığı olaylarında büyük artış olmuştu. “JİTEM timleri, muhbirler, PKK itirafçıları aracılığıyla tespit ettikleri sığınaklardan ele geçirdikleri silah ve mermileri kaçakçılar vasıtasıyla PKK’ya, K.Irak’taki peşmergelere satıyorlar!” Bu sözünün ardından hemen örnek bir kaçakçılık olayı anlattı: “1991 yılının Mart ayı başlarında Silopi JİTEM Tim Ko-mutanlığı’ndan bir ekip Şenoba’ya geliyor. Buradaki ajanlarıyla ilişkiye geçiyor. Silah duyumu alıyorlar. Gündüz aldıkları bu duyumu yukarıdan kimseye bildirmiyorlar. Geceyi bekliyorlar.
“Gece 01.00 sıralarında beyaz renkli Renault marka arabalarına binip yola çıkıyorlar. Uludere yol ayırımında arazi kesiminde, İnceler Köyü yakınlarında gizli bir sığınakta 5000 adet Kalaşnikof mermisi, birkaç tane Kalaşnikof tüfek ile Brovning 14′lü tabanca buluyorlar. Bunları büyük bir gizlilik içinde arabalarına yükleyip götürüyorlar. Bu silahları Cizre ve Silopi’deki korucular aracılığıyla satıyorlar! “Asıl silah vurgunu Kürt mültecilerin Türkiye’ye gelmesi sırasında yaşandı. 500 bin kişi Işıkveren Altınyayla bölgesine yerleştirildi. Toplam 200 bin küsur silah teslim alındı. Gidin bakın, kayıtlarda gözüken silah sayısı 1600! Diğer silahlar nereye gitti? Araştırılsın istiyoruz!” Astsubay kaçakçılık yapan subayların isimlerini de bir bir vermişti. Subayların nasıl kaçakçılık yaptıklarını örnek olaylarla anlatmıştı. Astsubayın anlattıklarını, Güneydoğu’da görev yapan bir Yüzbaşı da
doğrulayınca, 21 Haziran 1992 tarihli 2000′e Doğru dergisinde yazdım: “JİTEM’de görevli astsubay açıklıyor: Uyuşturucu kaçakçılığı yapan subaylar” “Doğal olarak” haber basında yeterli ilgiyi görmedi. Sadece Meydan gazetesinden Behiç Kılıç haberden alıntılar yaptıktan sonra makalesini şöyle bitirmişti: “Şehit düşen yoksul aile çocukları, pisi pisine ölen Kürt çocukları, siyasete sızan milyarder terör sözcüleri ve terörün belini kırdık lafından başka marifeti olmayan yöneticiler… İşte bizim Güneydoğu bölgemiz. Ne zaman biteceği belirsiz kabus.”
Aradan bir ay geçti. Jandarma Genel Komutanlığı JİTEM haberinde yer alan bilgiler doğrultusunda “soruşturma açabilmek” için 2000′e Doğru’ya başvurdu. Gönderilen yazıda mevcut bilgilerin Jandarma Genel Komutanlığı’na ulaştırılması rica edilmişti. Konuyla ilgili daha önce yaptığımız haberlerle, elimizdeki bilgi ve belgeleri toparlayıp bir dosya yapıp gönderdim. Dosyayı gönderdikten sonra Jandarma Genel Komutanlığından bir yazı daha aldım. Bu kez haberi bize veren subayların isimleri isteniyordu! Olacak şey değil ama oluyor işte! Gazeteciye haber kaynağı soruluyor! Ben durumu subay arkadaşlara aktardım. Subaylar “Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapanlar arasında kimler var hepsini bilmiyoruz. Bizi sorgulayacak kişilerin bu iş içinde olmadığını nereden bilelim?” diyerek ifade vermeyi reddettiler. Bunun üzerine komutanlığa haber kaynaklarımızın isimlerini veremeyeceğimizi bildirdim. Jandarma Genel Komutanlığı ile yazışmalarımızı da ayrı ayrı dergide haber yaptım.

“JİTEM Dosyası” bizim için bu haberle kapanmıştı. Ancak bu kez ‘Cem Binbaşı Dosyası’ açılmıştı. Çünkü her taşın altından adı çıkıyordu… Kimdi bu “Cem Binbaşı”?

Ahmet Cem Ersever


Ahmet Cem Ersever,1950 yılında Erzurum'da doğdu.Emekli Jandarma Binbaşı.
Ankara'da Basın Yayın Yüksek Okulunda bir yıl okuduktan sonra 1969 yılında girdiği Harb Okulu'ndan 1972 yılında mezun oldu.

11 Aralık 1979'da Jandarma Genel Komuranlığı tarafından İçel, Hatay, Gaziantep, Mardin, Urfa, Edirne, Kırklareli ve İzmir illerinde kaçakçılık olaylarını soruşturmakla görevlendirildi [Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.31]. 20 Şubat 1980'de Trabzon'daki kaçakçılık olaylarının takibi ile görevlendirildi. Henüz Yüzbaşı rütbesindeydi. 12 Eylül sonrasında Güneydoğu'da yaşanan terör olaylarına karşı mücadele etmek amacı ile istihbarat toplamak ve toplanan istihbarat ile operasyonlar düzenlemek amacıyla Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı (JİTEM) adı aldında faaliyet gösteren merkezi bir örgütlenmenin fikir babalığını yaptı ve doğrudan Jandarma Genel Komutanına bağlı olarak çalışacak olan JİTEM'in başına geçti.

Ersever, bir süre sonra Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın'a yaptığı açıklamalar ile Yeşil kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım ve bazı faili meçhuller ile ilgili bilgiler verdi. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünün üzerinden bir ay kadar sonra 17 Mart 1993'de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda "Güneydoğu'da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir." diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu [Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.99]. Bu arada PKK ile psikolojik mücadele yöntemi olarak Ahmet Aydın takma adıyla, Üçgendeki Tezgah ve APO-PKK-Kürtler isimli kitapları yazmış, ancak geçim sıkıntısı içine düşmüştü. İşadamı Alparslan Ertuğ ile ilişki içindeydi ve eğer kendisine birşey olursa Güneydoğu'dan tanıdığı Hanefi Avcı'ya haber vermesini istemişti. Ersever Aydınlık gazetesine anlattıkları ile ilgili olarak mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993'de Ankara'ya gitti ve bir daha kendisinden haber alınamadı. 1 Kasım'da Ankara, Çamlıdere'de sevgilisi Neval Boz'un, 2 Kasım'da Ankara, Polatlı'da itirafçı Murat Demir'in ve 4 Kasım 1993'de Ankara, Elmadağ'da Ahmet Cem Ersever'in cesetleri jandarma tarafından bulundu. Kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldü.

Vatandaş Teğet Geçti...

Umulanın aksine , iktidar partisi hedef gösterdiği illeri kazanamadı. Ceketimizi Seçime soksak kazanırız dedikleri il de bile seçimi kaybettiler. Büyüklük ve kibir seçimler de iktidar partisinin bazı eksiklikleri görmesini engelledi. Ne demişler böbürlenme padişahım senden büyük yukarıda ALLAH var...!!!

One Munite...!!! Teğet Geçti...


Yerel seçimler öncesi
doğu illerinde dağıtılan yardımlar ne yazık ki iktidar partisine oy olarak dönmedi...!!!
Bölge halkı , yardımları bir güzel aldı ; oyları da bir güzel bildiği partiye verdi...!!!

Milletimizin Efendisi Köylülerimiz

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki heyeti taşıyan
helikopter, düştükten 47 saat sonra köylüler tarafından bulundu. Bu sayede köylülerimiz, sadece 'Milleti efendisi' değil arama-kurtarma çalışmalarının da uzmanı olduğunu kanıtlamış oldular. Haksız da değiller. Koca devletin 47 saat boyunca bulamadığı helikopterin enkazını, 'anında organize olmuş' muhtar ve 17 kişilik ekibi 6-7 saatlik bir çalışmayla buldu. Bu sayede de, 85 yıldır organize olamayan Türkiye Cumhuriyeti'ne de 'Felaket anında nasıl organize olunur?' dersi verdiler.


Muhsin Yazıcıoğlu


Muhsin Yazıcıoğlu
1954 - 2009

Büyük Başkan , Ruhun Şad ve Mekanın Cennet Olsun.
Yüce Yaratıcı TÜRK'ü Korusun ve Yüceltsin.
Yüce Yaratıcımıza Emanetsin.

Sorumlulardan Derhal Hesap Sorulmalıdır


Helikopter Kazası Sonucunda Yaşanan Kurtarma Rezaleti Hepimizi Derinden Üzdü. 47 Saat sonra Bölge de yaşayan köylüler tarafından bulunmasına rağmen , İçişleri bakanı Beşir Atalay ; enkazın bulunmasını kurtarma ekiplerine bağladı. Bunu büyük bir başarı olarak niteledi. Dünyanın neresinde bir kaza ardından kurtarma ekipleri olay yerine 47 saat sonra ulaşıyor ve bu büyük bir başarı oluyor ? Elinizi insafınıza koyun ve bir daha düşünün ! İşine geldiği zaman hemen herkesin telefonundan yerini tespit eden devlet , böylesine önem arzeden bir durum da nasıl bu kadar aciz kalabiliyor ? Ve... Arslan gibi 6 tane vatan evladı göz göre göre kaderleri ile başbaşa bırakılıyor! İçişleri Bakanı ve Ulaştırma Bakanı Derhal Görevlerinden İstifa Etmelidir!

Muhsin Başkan Sen Neydin Be !


BİZ ONDA KENDİMİZİ BULDUK
Türkiye'nin açık duran temiz sayfalarından biriydi. Onun arkasından yazmak ve bu sayfanın kapandığına şahit olmak çok zoruma gidiyor. O bizim gençliğimizin lideriydi. Hep, hem bizden, hem de bizden fazla biriydi. Kendimizi onda bulduk ve onunla temsil ettik.

BİZ ONU YALNIZ BIRAKTIK AMA O BİZİ BIRAKMADI
O bizim yüreğimiz, bizim duruşumuz, bizim sesimizdi. Zaman zaman korksak da, o bizim hiç geri adım atmayan cesaretimizdi. Dünya telaşı ile yalpalarken, o cetvelle çizilmiş gibi dümdüz yolunda ilerleyen gölgemizdi. Hiç eğilmeyen başımız, hiç zedelenmeyen onurumuzdu. Zamanla biz onu yalnız bıraksak da, o bizden hiç vazgeçmedi.

DEV - YOL HARAÇ ALIYORDU
O bizim Muhsin Başkan'ımızdı. 1976 yılının Eylül ayının başlarıydı. Siyasal'da yeni öğrencilerin kayıtları devam ediyordu. Dev-Yol, fakültenin girişine masayı kurmuş, gelenleri zorla derneğe kaydediyor, haraç alıyordu. Bize selam verip kayıt yaptırmaya gidenlerden birkaçını da sıkıştırmışlar. Sorumluluk bendeydi. Yardım istedim. Site Yurdu'nda iki kişi beni buldu. Mütevazı ama çok kararlı görüneni benimle konuştu. Muhsin Yazıcıoğlu ile ilk karşılaşmamdı. İki saat sonra, kulaktan kulağa yayılan, iki kişinin Siyasal'ı bastığı ve iki metre boyundaki Sedat'ın herkesin ortasında adamakıllı dayak yediğine dair inanılması güç bir rivayeti dinliyordum. Birkaç gün sonra burnu bantlı Dev-Yol liderini görünce ben de bu hikâyeye inandım. Bu anekdotu, 70'li yılların Muhsin Başkan'ını resmetmek için aktardım. O yıllarda onu tanıyan herkes, size benzer hikâyeler anlatacaktır.

HEPİMİZ ONA İNANIRDIK
Sonra Genel Merkez'de beraber çalıştık. Bizim genel başkanımız olmuştu. Doğuştan lider özelliklerine sahipti. Şiddetin tırmandığı yıllarda zirvedeki adamlardan biriydi; ama sükûnetini ve sağduyusunu hiç kaybetmedi. Olanlardan hepimiz sorumluyduk; ama irade bize ait değildi. Çaresizlik içinde güvenecek bir dal arıyorduk. Hepimiz ona güvenirdik. Hepimiz ona inanırdık. Bizi yarı yolda bırakmayacağını, bize yanlış yaptırmayacağını bilirdik.

O BİZİM MUHSİN BAŞKANIMIZDI
O yıllarda, ülkemizin ciddi bir tehdit altında olduğuna inanmış ve aynı davaya gönül vermiştik. Ama siyaset ideolojik saflığı bozuyordu. Partinin gündelik siyasete endeksli tutumu ile bizim "kesin inançlı" tavrımız sık sık çatışıyordu. Eleştirilerimiz "Albay"a kadar çıkmasa da, 77'de sayıları artan milletvekillerini hedef alabiliyordu. Çok sert restleşmeler yaşadık. Muhsin Başkan bu sürtüşmeler boyunca dimdik durdu. Onun desteğiyle Ülkü Ocakları bünyesinde daha muhafazakâr ve daha toplumcu bir çizgi giderek netleşmeye başladı. Manzara dışardan göründüğü gibi değildi. O yıllarda da sonra da bizim tek liderimiz Muhsin Başkan'dı.

TÜRKEŞ'İN HALEFİ
Cezaevinde geçirdiği 7,5 sene zarfında ve sonrasında da bizim liderimiz olmaya devam etti. Hepimiz ona "Türkeş'in halefi" gözüyle bakardık. Aksini düşünen de çıkmazdı. Ne var ki liderler haleflerden hoşlanmıyorlar. Türkeş, yakın çevresini sürekli değiştirerek yoluna devam eden bir politikacı idi. Muhsin Başkan'ı değil ama, onun yakın arkadaşlarını çembere aldı. Muhsin Başkan, kendisine güvenenleri yarı yolda bırakmamak uğruna MHP'den ayrılmak zorunda kaldı. Ayrılırken geride geçmişten intikal eden bir şey bırakmadı, hepsini aldı yanında götürdü.

HESAP DEĞİL GÖNÜL ADAMIYDI
Politikada farklıydı. Hep gerekli esnekliği gösteremediğini, kişiliğinden ve prensiplerinden ödün vermediğini düşünmüşümdür. Politika saf inançla yürümüyor; Muhsin Başkan hesap değil, gönül adamıydı. Politikanın içine taşıdığı kendi dünyasının bu toplumdaki karşılığını, evvelki akşam Büyük Birlik Partisi Genel Merkezi önünde endişe içinde ağlayan gençlerin yüzünde gördüm. Galiba onu tanıyanların, hepimizin yüzü öyleydi.

AH BAŞKANIM AH!!..
İnsanın içinde bir şeyler ağırlaşıyor ve kopuyor. Kopan bedeninizden, yüreğinizden, beyninizden veya geçmişinizden bir parça değil. Her şeyinizin iyi ve güzel yanlarına dair çok esaslı bir şey. Özünüze dair.

Son dakikalarında, o helikopterde herkesi nasıl sakinleştirdiğini, nasıl kaya gibi metin durduğunu gözümde canlandırırken, bizler niye darmadağın oluyoruz?

Ah başkanım ah; bize kaybettirdiğinin ne olduğunu bir bilseydin.


( Mümtazer Türköne 27.03.2009 )

18 MART ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ...


BU VATAN SİZLERE MİNNETTARDIR.
RUHUNUZ ŞAD VE MEKANINIZ CENNET OLSUN.
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...