Türk

“Türkçe’yi öğreniniz, çünkü Türklerin egemenliği uzun sürecektir”. Hz. Muhammed
“Anadolu, sevecenlik ülkesidir”. İbn-i Batuta
“Allah, Türkleri aslan niteliğinde yaratmıştır. Onlar ölümden korkmazlar. ‘Ecelsiz ölüm olmaz, ölümü unutan öldürür, ölümden korkmayan yaşar’ inancındadırlar”. İbn-i Hassul (Tarihçi)
“Allah, benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları doğuda yerleştirdim. Bir milletin günah işlediğini görürsem, onları bu milletin başına sararım, demiş”.
“Türk’ü kim görürse görsün, büyüklüğüne bir de yücegönüllülüğüne bakarak ‘Bu adam Türk’tür’ der”.
Kaşggarlı Mahmut
“Anladım ki birçok adları özellikle değiştirmişler. Araplar, Acemler, Yahudiler, Frenkler, hep tarihimizi yanlış yollara sürüklemek için ellerinden geleni yapmışlardır”. Ebul Gazi Bahadır Han
“Gerçeklik, tüze (Ar. adalet) bir de özgürlüğün egemen olduğu ‘Güneş Ülke’nin gerçekleşeceğine inanıyorum. Çünkü Türkler var”. Campanella
“Türkler öldürülebilir, ama yenilemezler”. Napolyon
“Türkler, gerçekten acımalı (Ar. merhametli), hoşgörülü kişilerdir. Kutsalları ile yazgılarına saldırıları bağışlamazlar.. kendi dinlerinden olmayanlara ses çıkarmazlar. Bu soyluca bir davranış bir de ıra (Fr. karakter) değil de nedir?” Chateubriand
“Türkler, yeryüzünün en onurlu kişileridir. Kılınçları (Fay. huy) temiz, ovutları1 (Ar. ahlâk) pek yücedir. Yiğitler.. bir de onların bu erdemleri hiçbir süre bozulmaz. Dinsel, yurtsal erdemleri yansız her kişiye saygı aşılar. Onların yurd alplar, şehitler yurdudur. Böyle bir ulusa yağı (Far. düşman) olmak, bence kişioğluna yağı olmaktır”. Lamartin
“Türkler, yalancı olmadıkları gibi ikiyüzlü de değildir. Savaşta onurla ölmeyi, onursuzca yaşamaya yeğlerler. Kılıçla yendiği bir ulusun yarasını saran bir ulus varsa, o da Türklerdir”. Byron
“Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların ellerinden çıkma öyle yapıtlar var ki, bunlar uygarlığın birer bezeğidir”. Hammer
“Türklerin kadınları çavdur (Gr. namuslu), erkekleri yiğittir. Silâhlı ulusun canlı örneği Türklerdir. Türk ata biner gibi oturur, keşfe gider gibi uyanık yürür”. Moltke
“Türkler, iyiliksever, erdemli, doğru, güçsüzlere yardımı seven, aile çavduruna saygılı kişilerdir. Onlar yeryuvarını en saygın ulusudur”. Datrak
“Türkler doğunun çelebi ulusudur”. T. Gavtier (yazar)
“Türkler, söylendiği ve sanıldığı gibi barbar değildir. Kendi yüzyıllarında, bilinen uygarlığın doruğuna çıkmışlardır. Biz Çin kaynaklarına bakarak onları göçebe bilirdik eğer Türkler, şu toprak üstüne, gün ışığına çıkarılmış olan Karahoça boluğunda (Far. şehir) oturmuşlarsa ki oturmuşlardır. Onlar göçebe değildi. Tarihin pek erken çağlarında yerleşmişlerdi. Şu çağcıl boluğu ile daha başkalarını onlar kurmuşlardı”. Kozlov (Kazıbilimci)
“Yiğitlik, hadi neyse ama, Türklerde bunun yanında bir de erkeklik vardır. Onlara özgü olan bu onur sözle anlatılamaz”. Anderson (ABD’li asker)
“Ben okuduğum yapıtların etkisiyle Türkleri kıvçak2 (Ar. vahşî) sanıyor, onlardan tiksiniyordum. Ancak, derken onların yurduna gittim. Onları yakından gördüm bir de tanıdım. Onlarla birlikte yaşadım (...) şimdi iş değişti Türkler çok tatlı, çok doğru, çok arı, ince, uygar bir ulustur”.
Clauda Farrere
“Soyluluk, onur bir de abrı (Gr. namus)3, içtenlik, incelik, konukseverlik, yüreklilik, çok düşünmek ancak az konuşmak Türklerin en büyük nitelikleridir”. Hotham (günlükçü)
“Türkler, her süre onurlu, ağırbaşlı bir de güvenilir kişilerdir. Bu nitelikleri kölüsünde boluklusunda gizli.. ne varki baskın bir niteliktir. Bu duruş, onları tanımayan bazlarca4 (Far. yabancı) yanlış anlaşılmıştır (...) Türkler, gönülden kişilerdir”. G. Lewis (Profesör)
“Baylar.. Konya’daki İnce Minare’nin kapısı ile İstanbul’daki Süleymaniye’nin kapalarını5 (Ar. kubbe) yapan ulusa karşı böyle söylenemez. Sınırınızı biliniz6”. Eugéne Pittard (İsviçreli Prof.)
“Eğer, bir Türk devleti olmasaydı, onu oluşturmak gerekirdi”. Thiers (Fransız politikacı)
Evet, yukarıdaki alıntılar neler söylüyor, Yeryuvarı bugün nerede? Yuvar (Ar. küre) binyıllar içinde nereden nereye gelmiş?
Önce şunu söylemeliyim: Bizler bugün eskil çağların dört yöreden yönelmiş övgülerin gereksinim duyacak yazarlar değiliz. Bizler özünde (Far. zaten) övgüye yol açacak kimi nitelikleri içimizde taşıdığımız içindir ki bu “yaratı, tutum, eylem emeklerimizi” verip duruyoruz... ‘Öyleyse bu yazıyı niçin yazdın?’ diye sorabilir yad (Far. yabancı) kişiler, yadırgamam. Nedir ki, dediğim gibi, Türk böyle yaratılmış.. duyuncu (Ar. vicdan), bilinci tümden böyle olacak. Tersi söz konusu olmaz. Ama bugün –utanarak yazıyorum- kimi Türkler var ki onların “Türk” olmadıklarını biliyorum, ülkenin kırını, boluğunu, başboluğunu (Tür. Soğd. başkend) vıcık vıcık, lök gibi kaplamışlar, gidiyorlar kıyamete. Güle güle onlara.. biz işimize bakalım!..
O çağlarda bilinen yeryüzü –Türklerin varlığıyla sömürü çıkarları bozulmuşların dışında- niçin Türklere övgü yağdırmış?.. İşte size çok iyi bir bilimsel araştırma konusu... Yazarınızın bilimsel bir kimliği bulunmadığı için aklı erdiğince işin kılgısal (Fr. pratik) yanını, gerçeklik yanını irdelemeye çalışıyor...
Peki, Türk’ün dışında kalan budunlar, böylesine kişicil değerlere iye olmamışlar mı acaba? Kuşkusuz kişioğlunun (Ar. insanlık) yukarıdaki erdemlerden –bir de daha başkalarından- payları çok olmuştur. Ne yapalım ki, bizim payımıza da düşen bunlar olmuş (!). Görüyorsunuz, biz ünlü televizyoncumuz gibi ikide bir, karşısındakine “Bütün dünya Türk mü??!!” diye soranlardan değiliz...
Öyleyse sözü alalım bir de doğal ki ‘düşünce’yi, işte:
Her geçen gün gelişen “Tarih” ile onun kardeşi bilimler, gene gelişmekte olan iletişim araçlarıyla bilgi dağarımıza yeni yeni, bilmediğimiz, duymadığımız gerçeklikler taşıyıp duruyor. Bu bize bugüne değin beynimizin gözelerinde yer almamış bilgi verileri yüklemekte... Böylece bizlere gençliğimizde birer puslu söylence (Far. efsane) benzeri yansımış.. olmadı, hiç yansımamış gerçekleri getiriyor. Bu yeryüzü ölçeğindeki elveri (Ar. fırsat) tüm geçmiş çağlara –olabildiğince- tıpkı uzay teleskobu Hubble’a benzermişçesine bakabilmemize, yani nenler görmemize yol açıyor.
Öte yandan, o yıllardan bu yana süregelen engeller, sömürgeciler ile onların yerli kuyruklarınca bile bile (Ar. kasdî) köreltilmiş Atatürk atılımları.. bu yönetimlerin kısıtlamaları, iki paylaşım savaşı yıkımları, yoksullukları, yoksunlukları.. hala son 30 yılın Türk’ü mollalaştırma, kullaştırma yeltenmeleri.. büyük bilimsel olanaklara iye Sovyetlerin tarihsel gerçekleri çarpıtma, kundaklama edimleri.. Ortadoğu, Afganistan savaşlarının kazıbilimsel (Fr. arkeolojik), kültürel, yağmaları, yokedişleri.. Çin’in Doğu Türkistan (Sincan), Tibet ele geçirmesiyle yaptığı kıyımlar.. şimdi de sömürgen hava üsleri İç Asya’da.. bütün bunların yıkıcı etkileri gene (Far. Hâlâ) sürmekte...
Bu gözlemlerle şu gerçek, her alanda olduğu gibi bir kez daha ortaya seriliyor: Kişioğlu, yeryuvarında çağın getirdiği tüm olumlu gelişmeleri de, tüm olumsuz kalıtları da (Ar. miras) aynı sürede, aynı uzamda yaşıyor. Tek boyutlu bir gezegen yok. evrensel yin-yang7 ile eytişim (Fr. diyalektik), yargısını sürdürüyor...
Bu durumda ne yapmalı? Yapılacak olan, üstte değindiğim gibi uygarlık olgularını, gerçeklerini her durumda arayıp bulup ortaya çıkarmaktır. Ne mutlu bizlere ki birer köşede bu ereğe sessizce varmakta olan ‘Türklerimiz var, yaşamlarını bu kutsal işe adamışTürklerimiz’...
İşte bu yazının kaleme alınış nedeni: Günümüzün kirli, kirletilmiş gezegeninde, tanığı olduğumuz kişioğlu değerlerimizi anımsatmak, vurgulamak, öne çıkartmak... Eğer bir geleceğimiz olacaksa bu değerlerle olacaktır.
“Türk” denen üst değer bir yeryuvarı değerinden başka bir nen değildir.
TeVe’de gece gündüz “Türk, bir etnik (Tür. budunsal) grubun adıdır” diye yırtınan bölücülerin kulakları çınlasın!..
Dipnotlar:
1) Ovutlug: ahlâklı, (Biz küçükken çocuklar, ayıp bir söz söyleyene parmağını ağzına götürüp ‘sus’ imi yaptıktan sonra ‘Avv, avv...’ derlerdi, bu sözcükle ilgisi olmalı) (Ahmet Caferoğlu, “Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü”, Enderun K.y., 1993, İstanbul)
2) Kıvçak: Yabanî (Reşit Rahmeti Unat, “Yusuf Has Hâcip, Kutadgu Bilig”, TDK y., 1979, Ankara)
3) Abri: namus
4) Baz: yabancı
5) Kapa: kubbe. Türkçe’den Arapça’ya geçmiş. Çünkü kubbe bir Türk buluşu. (M. Ünal Mutlu, “Türk Dili ve Kenger Uygarlığı”, TDAV y., 2007, İstanbul)
6) Diyeceksiniz ki, bu özlü sözleri başta Türk’e kara çalmacılara (Ar. iftiracı) iletmek gerekmez mi? Tüzelisiniz.. ama bunlar Türkçe bilmezler, çevirisini ulaştırsanız bile çöpe atarlar. Çünkü okudukları gerçek çöp yazılarından başka bir nesne değildir. Onların adı “diyaspora”dır. “Mavi Kitap” türünden yüz yıl boyunca ürettikleri binlerce yalan, kurgu, düzmece, kara çalma, bozguncu (Ar. fesat) yayınları okurlar. Yeryüzünün 22 parlamentosundan Türklere –niteleyecek sözcük bulamadığım- inanılmaz lekeyi sürmeye kalkışan “Ermeni soykırımı” yargıları (Ar. karar) nasıl çıktı sanıyorsunuz?
7) yin-yang: Çin felsefesinde gerçekliğin iki durumu, kara-ak, yer-gök bg.

Bediüzzaman'a saygı

Leonardo da Vinci'nin Türk annesi
"Haberi okuyup bitirince derin bir ‘Oohh' çekerek arkama yaslanıp ellerimi ensemde birleştirerek koltuğa yayıldım.
Çok mutluydum, çünkü o bir Türk'tü!
Türk olmasaydı şaşardım ve zaten yıllardan beri bu duruma şaşırıp durmaktaydım. Şaşırdığım şeyin sizlerin de zihninde asılı kalan bir sual olduğuna adım gibi eminim; mesele şuydu: Nasıl oluyordu da biz Türklerin -bizzat- katkısı olmaksızın İtalya'da bir Rönesans hareketi başlatılabiliyordu? Konunun milletlerarası politikayı ilgilendiren kısmını hepimiz okullarda öğrenmiştik: Eğer biz İstanbul'u fethetmemiş olsaydık Ortaçağ'ın kapanıp Yeniçağ'ın açılacağı filan yoktu. Biz buradan İstanbul'da yaşayan şair, sanatçı, heykeltıraş, mimar, ressam takımını ürkütüp İtalya'ya kaçmaya mecbur etmemiş olsaydık, İtalya'da bir ‘Renaissance' hareketinin başlaması mümkün olmayacaktı vb..."
Bu satırlar Zaman gazetesi yazarı Turan Alkan'ın.
Adını daha önce duymamışlar için hatırlatalım; "Bediüzaman" Said-i Kürdi'nin devamı Fethullah'ın müridi bir yazardır kendileri...
Dalga geçerek verdiği haber ise Leonardo da Vinci ile ilgili çıkan bir haber.
Haber hemen hemen tüm gazetelere çıktı; bu yeni bilgiye göre İtalyan ressam ve dahi Leonardo da Vinci'nin annesi, sonradan İtalya'ya köle olarak götürülen Katerina adlı bir köylü kadındır. Azeri kökenlidir, İstanbul'dan İtalya'ya gitmiştir. Da Vinci ise yıllar sonra annesinin izlerini sürmek için Türkiye'ye ve Azerbaycan'a gelmiştir.
İşte bizim Turan Alkan'ın dalga geçtiği haber bu.
Ama bu haber Türklerin araştırmalarına dayanmıyor, tersine Kanadalı ve İtalyan uzmanların araştırmaları bu yönde. Nitekim konuyla ilgili bir de roman yazılıyor, romanın yazarı da Robin Maxwell adlı bir Batılı.
O halde sorgulamamız gereken Batılıların bile bulmaktan çekinmediği, bulduklarını söylemekten kaçınmadığı bu "Türk izi" neden bir Türk yazarı rahatsız eder?
Bu, Turan Alkan gibilerin ortaokul düzeyindeki tarih bilgisiyle yani cahillikle açıklanamayacak kadar derin bir konudur.
Bu, apaçık bir biçimde Türk'ün Türk'e düşmanlığının, Türk'ün Türk'ü küçümsemesinin, Türk olandan rahatsızlığın bir yansımasıdır.
Bu gibilere göre, Türkler medeniyete katkısı olmayan bir göçebe topluluktur ve üstelik hiçbir şey yaratmadıkları gibi her şeyin de Türk olduğunu iddia ederler.
Türkler böyle olunca Turan Alkan gibilere de hiçbir şeyin Türk'e ait olamayacağını Türklere anlatmak düşmektedir.
Vazifeleri, Türk'e Türk'ün kötülüğünü propaganda yapmaktır.
Bediüzzaman El-Cezeri
Gelgelelim, bugün dünya oldukça değişmiştir ve bilimin her alanındaki "Türk izleri" artık saklanamamaktadır. Bizim Turan Alkan gülse de Rönesansın kökeninde gerçekten de Türk katkısı vardır.
Örneğin Amerikalı bir bilim tarihçisi, Boğaziçi Üniversitesi'nde ders de veren John Freely, Türkçe'de "Alaaddin'in Lambası" adıyla çıkan kitabında şu satırları yazıyor:
"El Cezeri'nin içlerinde Leonardo da Vinci'nin sözünü ettiği konik vananın da bulunduğu bazı icatları, ileriki dönemlerde Batıda yeniden ortaya çıkmıştır. Bunlardan pompalar ve su çıkarma aygıtları gibi bazıları belli bir iş yapmak için kullanılırken bir kısmı da süs ya da eğlencelikti. Küçük, renkli çizimleri olan çeşmeler, müzik kutuları, su saatleri ve çeşitli bilmeceli kaplar sonuncu gruba girer."
Freely'nin söz ettiği isim, El Cezeri adıyla bilinen, Arapça Al-Jazari olarak tanınan, tam adı Ebu'l-İzz İsmail b. er-Rezzaz el Cezeri olan ve günümüzden tam 800 yıl önce yaşamış olan bir Türk bilimadamıdır.
El Cezeri'nin bir de lakabı vardır Bediüz-Zaman olarak bilinir!
İşte Turan Alkan gibi "Çakma Bediüzzaman"ın müridi olanlar Türkleri aşağılarken, bu "Gerçek Bediüzzaman"ı bilen Batılılar ise, ister istemez Rönesans biliminin kökenindeki Türkleri bulmakta ve ortaya çıkartmaktadır.
Cizre'de bir Türk
Kimileri gülüp geçse de Leonardo’nun bazı çizimleri kendisinden 250 yıl önce yaşamış El Cezeri’de aynen bulunmaktadır. Yine aynı şekilde Leonardo’nun anatomi çizimleri de İbni Sina’dan başlayarak pek çok Türk tıpçıda zaten bulunmaktadır. Leonardo’daki bu Türk etkisini Amerikalı bilimadamı John Freely de tespit etmektedir. El-Cezeri’nin orijinal kitabının Türkçe açıklamalı çevirisi de Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmıştır.“1001 İcat” kitabında Türkler de dahil pek çok Müslüman bilmadamının dünya bilim ve uygarlık tarihine olan katkıları ayrıntılı bir içimde aktarılmaktadır.
Peki kimdir bu El Cezeri ve önemi nedir?
El Cezeri, bugünkü Cizre sınırlarında yaşayan Selçuklu Türklerinin Artuklu beyliğinin Sökmenoğullarından gelen bir Türk bilimadamı ve mühendistir.
Selçuklu Türklerinin Anadolu'ya yerleşmesinden sonra Artuk Bey, Diyarbakır yöresine gitmiş ve orada Artuklu Beyliği'ni kurmuştur.
1098 tarihinden Akkoyunlu hakimiyetine geçene kadar Diyarbakır, Mardin, Urfa, Halep gibi bölgeler bu Artuklu Beyliği'nin hakimiyetinde kalmıştır.
İşte bu dönemde yaşayan El Cezeri, Artuklu sarayının himaye ve desteğinde çağını aşan mekanik robotlar tasarlamış ve bunları çalıştırmayı başarmıştır.
El Cezeri, günümüze kadar ulaşan "Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap" adlı eserinde kendisini ve Artukluları şöyle tanıtmaktadır:
"Ben Diyarbekir Sultanı el-Salih Nasirüddin ebu'l Feth Mahmud bin Muhammed bin Karaaslan bin Davud ibn Sukman bin Artuk'un, Tanrı onu, istedikleriyle birlikte korusun, hizmetindeyim. Bu, hükümdarlık ona geçmeden önce, babasının ve kardeşinin, (Tanrı ruhlarını korusun), dönemindeki hizmetimin bir devamıdır. Bu süre başlangıcı 577 H. olmak üzere toplam 25 yıldır. Yüce Tanrı onu zeka ve dürüstlük yönünden eşsiz yaratmış. Bu nedenle o, döneminin hükümdarlarını, adalet ve dürüstlükte aştı ve hayırda ve lütufta uzaktaki ve yakındaki efendilere üstün geldi. Keskin zekasıyla kontrol altına alamadığı yönetim inceliklerinden bir incelik, üstün gayretiyle anlamadığı öğrenim sırlarından bir sır yoktur. İlgisinin inceliği nedeniyle, onun öngörüsünü almaksızın hiçbir aracımı kesinlikle inşa etmeye başlamadım. O, düşüncesinin inceliği ve aklı ile bütünleşmiştir.
Bir gün onun huzurundaydım ve yapmamı emrettiği bir şeyi (aracı) getirmiştim. Bana baktı, yapmış olduğum şeye baktı, onun üzerinde fikir yürüttü. Ne düşünmekte olduğumu sezdi ve gizlediğimi açığa çıkardı, ‘Paha biçilmez araçlar yaptın, onları gücünle işler duruma getirdin; seni yoran ve anlaşılır bir biçimde inşa etmiş olduğun bu araçları bir kenara atma. Benim için, ayrı ayrı icadettiklerini bir araya toplayan ve tek tek seçilenleri ve resimleri bir araya getiren bir kitap kaleme almanı istiyorum.' dedi.
Bana önerdiği modeli uyguladım, çünkü boyun eğmekten başka seçeneğim olmadığından kararını kabul ettim. Gücümü okumaya verdim ve içinde eklemiş olduğum bazı alıntılar ve tarafımdan çizilmiş resimleri içeren bu kitabı kaleme aldım. Benden önce, bu konuda uzman olan güvenebileceğim ehil kişiler olduğunu bilmiyorum."
Leonardo'dan 250 yıl önce Türkler robot yapıyordu
Buradan anladığımıza göre miladi 1206 yılında El Cezeri, 25 yıldır Artuklu sarayının hizmetinde olan bir bilimadamıdır.
Artuklu Hükümdarı Nasirüddün Mahmud, kendisine o güne kadar icat ettiği tüm mekanik aletlerin çizimlerinin bulunduğu bir kitap hazırlamasını emretmiştir.
Bu emir üzerine de günümüze kadar ulaşan kitap ortaya çıkmıştır.
1200'lü yıllar, Leonardo'lar ortaya çıkmadan 250 yıl öncesidir.
İnsanlık havanın basınç kuvvetini, suyun kaldırma kuvvetini bilmektedir.
İşte bu dahi adam, sadece bu bilgisiyle hava basıncı ve suyun kaldırma kuvvetinden faydalanarak, otomatik olarak çalışan robotlar tasarlar ve onları çalıştırır.
Bu aletlerin benzerleri 250 yıl sonra Leonardo'nun buluşlarına girecek ve dünya Leonardo'yu dehasıyla tanıyacaktır.
Oysa Leonardo'dan 250 yıl önce El Cezeri, bugünün terör merkezi olan bir ilçemizde, Türk hükümdarlığı altında çağını aşan bilimi üretmekteydi.
El Cezeri, bugün tüm dünyada mekanik biliminin kurucusu, tarihin ilk mühendisi olarak bilinir ve Bediüzzaman El Cezeri'nin önünde zamanımızın bilimadamları bile saygıyla eğilir.
Ama Turan Alkan gibiler de gidip Bediüzzaman Said-i Kürdi'nin önünde eğilirler!
El Cezeri'nin önemi öylesine belirgindir ki, 2006 yılında El Cezeri'nin 800. yıldönümü tüm dünyada etkinliklerle kutlanır.
Geçtiğimiz Ramazanda Türkiye'de de açılan "1001 İcat" adlı "İslam Medeniyetinin Mirası" konulu serginin de baş konuğu El Cezeri ve onun icadı olan filli su saatiydi.
Dünyanın en büyük başkentlerini gezen sergi İslam bilimadamlarının dünyanın bilimsel gelişimine olan katkıyı genç nesillere tanıtmaktadır. 1001 İcat adlı kitap ile de İslam bilimadamları tanıtılmakta ve uygarlık mirasına olan katkıları ortaya konulmaktadır.
Ancak bu önemli yapıtta bile El Cezeri'nin Artuklu sarayında Selahaddin Eyyubi'nin oğlu Nasirüddin'e hizmet ettiği belirtilmiştir.
Bu bir tarih hatasıdır, çünkü Selahaddin Eyyubi'nin böyle bir oğlu yoktur birincisi, El Cezeri'nin hizmet ettiği Nasirüddin ise Nasirüddin Mahmud'dur ve Sökmen Gazi'nin torunudur ikincisi.
Anadolu'nun Türkleşmesinde Sökmen boyunun önemini bilen Atatürk, Hataylı bir aileye Sökmenoğlu soyadını kendisi vermiştir.
Bunu belirtmemizin nedeni ise 800 yıldır sahip çıkmadığımız bu öz be öz Türk bilimadamına, Kürtlerin sahip çıkmaya çalışmasıdır. Gerek Cizre'yi bir Kürt şehri gibi göstererek, gerek Artukluları Selahaddin'e bağlayarak, tabii Selahaddin'i de olmadığı bir Kürt boyuna bağlayarak, sinsi bir şekilde El Cezeri'yi Kürtleştirmeye çalışmaktadırlar.
Nitekim Amerika'da CIA hizmetinde Kürt tarihini yazan Izady, El Cezeri'yi çoktan Kürt ilan etmiştir bile...

El-Cezeri’nin filli su saati günümüzde bile hayranlık uyandırmaktadır. Sağdaki çizimde ise iki bölümlü testi görülüyor. Sistemin işlemeye başlaması ile aygıta dökülen soğuk su, şamandırayı yükselterek boşaltıcının ağzını kendi bölmesine su girmeyecek şekilde kapatmaktadır. Aygıta sonradan konulan sıcak su ise ayrı bölümde toplanmaktadır. Böylelikle sıcak ve soğuk su farklı bölmelerde hazırdır. Bu günümüzdeki temosların ilk örneğidir ve hâlâ da kullanılmaktadır.
İçki ve abdest
El Cezeri'nin icat ettiği araçlar listesini yine kendi kitabından okuyalım:
"Kategori I. Eşit saatlerin ve Güneş saatlerinin geçişlerinin belirtildiği saatlerin yapımı üzerine, 10 bölüm
Kategori II. İçki partileri için uygun kap ve figürlerin yapımı üzerine, 10 bölüm
Kategori III. İbriklerin, kan alma teknelerinin ve abdest alma leğenlerinin yapımı üzerine, 10 bölüm
Kategori IV. Şekillerini değiştiren fıskiyeler ve sürekli çalan flüt için araç yapımı üzerine, 10 bölüm
Kategori V. Derin olmayan göllerden ve ırmaklardan suyu yukarı çıkaran araçların yapımı üzerine, 5 bölüm
Kategori VI. Değişik, farklı şeylerin yapımı üzerine, 5 bölüm"
Bu icat listesi oldukça önemlidir.
Mühendis El Cezeri, ırmak ve göllerden su çıkaran araçlarla bir taraftan tarıma makine sağlamakta, diğer taraftan aynı teknikle havuzlara fıskiyeler kurmaktadır.
Bir yandan sarayda içki servisi için bir robot tasarlarken, diğer yandan abdest almak için de bir robot yapmıştır.
Çünkü 800 yıl öncenin İslam dünyası, bu iki icat aynı bilimadamının elinden çıkabilecek kadar hoşgörülüydü, bilim her koşulda korunmaktaydı.
Anadolu'nun Oxford'u Amasya
Diyarbakır'da 1200'lü yıllardan 1400'lere gelindiğinde yine bir Türk ailesi olan Akkoyunlular burada devlet kurmuştu. Diyarbakır ve yöresi o dönemde de bilimadamlarının ve sanatkarların korunduğu bir medeniyet merkeziydi.
Bu sarayda bulunan gökbilimci Ali Kuşçu, daha sonra Fatih Sultan Mehmet'in hizmetine girecek ve Osmanlı biliminin sistemleşmesine büyük katkılar sunacaktır.
İstanbul'un fethi, sanıldığı gibi sadece İstanbul'dan giden bilimadamlarının Rönesansı ve Reformu başlatmalarına yol açmamıştır.
Tersine İstanbul bir kaçış değil çekim merkezi olmuştur.
Bizlere ortaokullardan itibaren yanlış öğretildiğinin tersine Fatih döneminin Osmanlı'sı dünya biliminin de lideri ko­numundadır.
Fatih'in şehzadeliğini yaptığı Amasya kenti işte bu dönemde büyük bir bilimadamı yetiştirir: Şerafettin Sabuncuoğlu.
Amasya üzerine yazan Batılı George Peret şunları söyler:
"Amasya, Anadolu'nun Oxford'u gibidir. 25 bin kişilik nüfusundan 2 bini öğrencidir ve bunlar 18 medresede eğitim yapar."
Dönemin medreseleri sanıldığının aksine birer bilim okuludur. Burada sadece dini ilimler değil aynı zamanda fen bilimleri de okutulur.
İşte bu dönemin en ünlü isimlerinden biri tıp alanındaki katkıları yüzyıllarca Batıda bile ders kitabı olarak okutulan Şerafettin Sabuncuoğlu'dur.
Sabuncuoğlu aileden hekimdir, 1385 yılında Amasya'da doğmuş, 85 yaşında bile tıp kitabı yazmıştır.
"Cerrahiyetül Haniyye" adlı eseri günümüze kadar gelmiştir.
Kitabını Arapça bilim dili yerine Türkçe kaleme almıştır. Kitap renkli minyatürleri ile her bir hastalığın açıklamasını yapmakta, tedavi yöntemlerini göstermektedir.
Sabuncuoğlu'nun kitabındaki insan anotomisi ile ilgili çizimler, Leonardo daha çocukken, Anadolu Türklerinin tıp konusunda ne kadar ileri ve bir o kadar da açık olduğunu gösterir.
Doktorların her zaman dediği gibi hekimden utanma olmaz. Günümüzden 500 yıl önceki tıp kitabını incelediğimizde bunu görmekteyiz.
Onlar için önemli olan hastalıktır ve onun tedavisidir. Kadın ya da erkek vücudunun gizlenmesi, insan sağlığından vazgeçilmesi demektir ki, bu Allah'ın verdiği canı yok saymaktır. O nedenle Osmanlı Türkleri, tıp konusunda yobazlığa sapmamış, bu konuda açıklıktan yana olmuştur.

Osmanlı tıbbından günümüze
Sabuncuoğlu'nun çizimleri günümüze kadar ulaşmıştır ama günümüzde Türkiye'de kadınlar erkek doktora götürülmemektedir.
Kadın doktorlar erkek hasta muayene etmemektedir!
Hastalıklar günümüzde utanma vesilesidir ve saklanmaktadır.
Zaman yazarı Turan Alkan yazısında şöyle soruyor:
"İşte şu araştırma sonuçları gösteriyor ki, tarihte ne kadar büyük adam ve şahsiyet varsa, bu gibi metodlar sayesinde aslında Türk oldukları kısa zamanda ispatlanabilecektir. Tamam, tarihi biz yaptık, en güzel şarkıları biz besteledik, en iyi romanları biz yazdık, en müthiş icatları biz yaptık vaktiyle...
– İyi de, şimdi niçin yapamıyoruz ayol? Birisi çıkıp şu çelişkiyi izah etsin lütfen!"
İşte izahı Turan Alkan!
Türkler Bediüzzaman denilen Said-i Kürdi'yi değil de El Cezeri'yi ya da Sabuncuoğlu'nu dinlerken, bilimde çok çok ileriydik.
Ama ne zaman ki Said-i Kürdi'ler, Fethullah'lar, Tayyip'ler egemen oldu, işte o zaman Türkler bilimle değil de kadınların kafasının nasıl örtüleceğiyle uğraşmaya başladılar.
O nedenle gazetenizde hâlâ kadın resmi zar zor basılabiliyor.
Hele hele Sabuncuoğlu'nun resimlerini basarsanız, mazallah dinden çıkacağınızı düşünürsünüz de basamazsınız.
Aslında siz sadace Atatürk'ün değil, Osmanlı'nın bile dinden çıktığını iddia etmektesiniz de farkında değilsiniz!
Neyse ki sizler sayesinde bizler de hem dinimizi, hem soyumuzu, hem de bilimimizi öğreniyoruz...
Ve Bediüzzaman'ın önünde saygıyla eğiliyoruz.

Üstünlerin hukuku ve demokrasi

Hukukun üstünlüğü!
Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın haksız yere tutuklu kaldığı gerekçesiyle Yargıtay'a 9 hakim hakkında dava açmış, Yargıtay Haberal'ı haklı bulmuş, hâkimleri tazminat cezasına mahkûm etmiştir.
Buraya kadar işleyen hukukun üstünlüğü, AKP'li 3 milletvekilinin hazırlamış olduğu yasa tasarısı Meclis'te onaylanırsa, hukukun değil AKP'nin üstünlüğü haline gelecek.
Tayyip Erdoğan referandum mitinglerinde ne demişti?
"Üstünlerin hukukuna değil, hukukun üstünlüğüne evet diyeceksiniz."
Türk halkı kararını verdi, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye oy veriyorum düşüncesiyle "evet" dedi.
Bakıyoruz hukukun üstünlüğüne...
AKP'li 3 milletvekili bir yasa tasarısı hazırlıyor.
Bakıyoruz yasa tasarısına...
Hakim ve savcıların, bir soruşturma veya davayla ilgili işlemleri ve verdikleri her türlü karar nedeniyle, ancak devlet aleyhine tazminat davası açılabilecek.
Kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk nedenlerine dayanılarak da olsa hakim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamayacak.
Hakimin sorumlu gösterilebilmesi için kayırma, taraf tutma, kin veya düşmanlık, sağlanan bir menfaat, tutanakların veya kararların tahrif edilmesi, söylenmeyen bir sözün karara etki etmesi gibi somut bulgular istenecek. Ayrıca süre şartları aranacak. Soruşturmadaki bir işlem veya karardan veya mahkemede hüküm verilmesinden sonra 6 ay içinde dava açılabilecek.
Devlet, isterse kişisel sorumluluğunu gördüğü hakim veya savcıya 1 yıl içinde tazminatı ödetebilecek. Bu işlem için de rücu davası açılacak. Bu hükümlerden HSYK müfettişleri, adalet müfettişleri de yararlanacak.
Hukuka aykırı karar veren hâkimlere dava açılamayacak, buna hukukun üstünlüğü diyoruz.
Bakıyoruz hukukun üstünlüğünün nasıl işleyeceğine, hukuk AKP'nin üstünlüğünde işliyor. "Yani hukukun değil AKP'nin üstünlüğü işlemiş oluyor."
Demokratik hakkını mı aradın?
Mesela, Prof. Dr. Mehmet Haberal gibi.
Hemen bir yasa tasarısı hazırlanır, o yasa tasarısı Meclis'ten çoğunluğun oyları ile geçer.
AKP çoğunluğu oluşturmaktadır. Zaten kendisine muhalif olacak bir parti Meclis'te yoktur.
Yasa onaylanır, vatandaşın kendisine karşı yapılan haksızlığa karşı demokrasi ve hukuk arayışı da burada son bulur.
Bu, yasanın Meclis'te onaylanması demek.
Ergenekon davasından haksız yere tutuklu olan subayların, demokratik haklarını arayamayacakları anlamına gelmektedir.
Haksız yere suçlanan vatandaşlar, kendine yapılan haksızlığa karşı hakkını arayamayacak demektedir.
Vatandaş, hâkim ve savcılara, kişisel bir kusur da olsa dava açamayacak demektir.
Referandumla gelen demokrasi ve hukukun üstünlüğü...
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın rektörlerle buluşmasını protesto etmek için İstanbul'a giden öğrencilerden Ankara'ya dönenler, polisin orantısız güç uygulamasını protesto ettiler.
Hüseyin Çelik ne diyor; "Üniversitelerde bu işi meslek edinmiş kadrolu öğrenciler var. Bu çocukların giydiği montlar bile aynı."
Üniversite öğrencileri ne yapmış?
Demokratik hakkını kullanmak istemiş.
Kolluk kuvvetleri ne yapmış?
Demokratik hakkını kullanmak isteyen öğrencilere orantısız güç kullanmış.
Cop kullanmış...
Biber gazı kullanmış...
Öğrenciler yaka paça yerlerde sürüklemiş...
Tekme tokat dayak atmış...
Öğrencilerin yüzleri gözleri şişmiş...
Ne kadar demokratik değil mi?
Bu yasa Meclis'te onaylandığı zaman, demokratik hakkını arama hakkın ortadan kalkmış olacak.
Buna hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukuku denir.
Buna demokrasi değil, faşizm denir.
Buna diktatörlük denir.

Yedi düvelin oyununun son perdesi

Ülkeyi ve dini parselleyerek asıp kesen AKP faşizmi ve etrafındaki gerici-faşist zihinlerin azgınlığının egemen olduğu ülkede Abdullah Gül gibi bir sinsi tarikatçı Cumhurbaşkanı ve Tayyip Erdoğan gibi bir molla Başbakan olursa, Sivas katliamında olduğu gibi "galeyana gelen halk" da önüne geleni yakar, yıkar ve de linç eder.
Yobazlar bizleri ve Anadolu'muzu karanlık günlere taşımaya ne kadar kararlıysa, bizler de onlar kadar demokrasi ve özgürlük tutkusuna, laikliğe ve de özgürlük mücadelesine sarılmakta kararlı olmalıyız. Bu vahim gidişata dur demek mümkündür.
Ulusal Parti'nin örgütlenmesi, tüm milli güçlerin önünde acilen gercekleştirilmesi gereken bir hedeftir. Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı tüm milli güçleri üzerlerine düşen görevi yerine getirme konusunda uyarıyoruz. Benim olsun küçük olsun anlayışında olanların tarihi sorumluluğu bulunmaktadır. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.
AKP, şartları olgunlaştırıyor.
Hem yasaları iğdiş ederek PKK'nın önünü açıyor ve daha fazla asker şehit edilmesine sebep oluyor hem de "Bakın açılım yapmazsak daha fazla evladınız şehit olacak." diye insanları tehdit ediyor. AKP, şehitler üzerinden politika yapıyor ve iki türlü de kullanıyor.
Dikkat etiniz mi hiç?
Sıfır terörle 2002'de aldıkları ülkede bugün terör azmış, terörist sadece doğuda, dağlarda değil; Meclis'te de rahatça faaliyet göstermekte. Şartların iyice olgunlaştığını düşündüklerinden olsa gerek "devlete ortak etmenin veya devleti yıkmanın adı olan açılım teranesi"ni terennüm edip duruyorlar. Üstelik bunu da yine şehitlerimizi kullanarak, Türk ana babaları tehdit ederek yapıyorlar. "Gözyaşlarınızı dindireceğiz, karşılığında vatanınızdan vazgeçeceksiniz." şantajı yapmaktalar. AKP'nin "analar ağlamasın" demesinin Türkçesi budur.
"İcraatlarına meşruiyet kazandırmak için şartları olgunlaştırmak" zaten Amerikan uşaklarının evvelden beri ustaca uyguladıkları bir iştir. Düşman, Türkiye üzerindeki projeleri her zaman darbelerle gerçekleştirmiyor, bazen de AKP türü daha az maliyetli projelerle de yürütüyor.
"BOP'un eşbaşkanıyım" diyen birinin kaç zamandır icra koltuğunda nasıl oturabildiğini sanıyorsunuz siz?
"Açılım" dedikleri Washington-Vatikan menşeli ihaneti böyle okumak ve işledikleri suçun çerçevesini böyle çizmek en doğrusudur. Tekrarlayalım; Tayyip Erdoğan ve şürekâsı hain değildir. Onlar "misyonlarının gereğini yapmaktadır". İzmir'i işgal eden Yunan kuvvetlerini karşılayan Rumlar hangi suçu işledilerse, bunlar da aynı suçu işlemektedir.
ABD, AB, İngiltere ve İsrail; Aydın Doğan, Star, Akit, Yeni Şafak, Zaman, Türkiye, Kanal 7, STV ve bunların uzantıları, Türk devletini ve milletini yıkmak için AKP ve PKK üzerinden yürütülen mücadelede korunacak ve yönlendirilecek. Fethullah Gülen'in cemaatini "Türk devletini tasfiye planı"nda, PKK ve AKP ile birlikte çalışacak; AKP, Zaman, Stv ve Fethullah Gülen kuruluşlarına bu yönde tüm yasal desteği verecek. Başbakanlık koltuğunu işgal eden Türk ırkıyla soy sorunu olan kişidir, herkes gurur duysun... Biliyorum, burada anlattıklarım yazar, gazeteci, aydın, politikacı, hukukçu vs. kılığında dolaşan kimi sapkınlara daha sadist hazlar yaşatacak. "Eee, çeksinler cezalarını, yaşın yanında kuru da yanar." diye pis pis sırıtacaklar. "Biz neymişiz yahu!" diyerek zevkten kıvranacaklar. "Bütün kurumların, bütün kavramların, bütün insanlık değerlerinin nasıl da içini boşalttık" diye sevinç çığlıkları atacaklar. bu felaketin adına "değişim" diyecekler, "dönüşüm" diyecekler, "demokrasi" diyecekler. Televizyonlarda birbirlerini ağırlayıp ahlaksız bir şımarıklıkla konuşacaklar da konuşacaklar... Ama unutmasınlar, hiçbir bataklık yoktur ki kendini yaratanı da yutmasın... Ve yoldan çıkmış, sapkınlığı seçmiş bir kavim yoktur ki Allah'ın gazabına uğramasın. Unutmasınlar; hakim susarsa, o kadim vicdan susarsa, her şey susar. Bölünmüşlük... "Bir olalım, diri olalım." dedik ama kimseyi inandıramadık, dinletemedik bu bir yedi düvel oyunudur. Ve oyunun son perdesidir. Bu oyunda Batının 300 küsür şirketi, ağzından salyalar akıtarak, diş geçirdikleri doğal zenginliklerimize el koymak için yeni anayasa beklemektedir. Durum artık partiler üstü bir durumdur. Ne yazık ki gerçek bir muhalefet uzun yıllar önce budanmış ve yeri boş kalmıştır. Lider olabilecek kişiler öldürülmüş ya da içeri tıkılmıştır. Görev halk'ındır! Hangi partiye yakın olunursa olunsun, Türkiye'nin bekası için, bu milletin geleceği, varlığı, devamı için, emperyalist odakların son oyunu bozulmalıdır! Herkesin ve her şeyin sonu gelir..
Türk milleti ve Türk devleti bu ihaneti boğacaktır

Taş atan çocuk değil molotof atan katiller

Serap'ın katilleri ceza indiriminden yararlanıyor
Serap Eser'in ölüm yıldönümünün katillerinin yargılandığı davaya denk gelmesi çok acı bir gerçeği tüm Türk milletinin yüzüne vurdu: Serap'ın katilleri "Taş Atan Çocuklar Yasası"ndan faydalanacaktı...
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada Serap'ın katili olmakla suçlanan 7 kişinin 4'ü yaşları 18'den küçük olduğu için "Taş Atan Çocuklar Yasası" gereği yargılanmak üzere Çocuk Mahkemesi'nde sevk edildi. Bu 4 "çocuğun" alacağı ceza 4 yıla kadar düşebilecek...
Halbuki sanıklar "kasten adam öldürmek, patlayıcı madde atmak, mala zarar vermek, genel güvenliği tehlikeye sokmak"tan yargılanıyor. Bu suçun cezası ağırlaştırılmış müebbet.
Peki nasıl oluyor da bu "çocuk"lar 4 yıl ceza alıyor?
Şöyle...
Öncelikle yaşları 18'den küçük olduğu ağırlaştırılmış müebbetle değil, 18-24 yıl arası hapis cezasıyla yargılanıyorlar.
Sonra devreye "Taş Atan Çocuklar Yasası" giriyor. Yasa gereği bu "çocuk"ların cezalarında 2/3 ya da 1/2 oranında indirime gidilebiliyor. Yani cezaları 3'te 1'e düşebiliyor. Böylece alacakları ceza 6 yıla kadar inebiliyor.
İnfaz Yasası gereği de cezalarının 2/3'ünü yattıktan sonra serbest kalabilecekler.
4 yıl sonra yeni Serap'ları katletmek için sokaklarda olacaklar...
Tabii bu 4 yıl içinde PKK'lılara bir genel af çıkmazsa... Malum, şu an ülkemizin iktidar partisi de muhalefet partisi de PKK'lılara genel affı kamuoyuna kabul ettirmek için uğraşıyor.
Serap'a sahip çıkmayan AKP katillerini koruyor
Serap'ın katillerinin 4 yıl sonra serbest kalabileceğini bilmek... Hele hele bu kararın tam da Serap'ın ölüm yıldönümüne denk gelmesi...
Son derece hazin bir hikaye.
Halbuki AKP'li Adalet Bakanı Sadullah Ergin, "Taş Atan Çocuklar Yasası" tartışılırken Serap'ın katillerinin bundan asla faydalanamayacağına söz vermemiş miydi?
Maalesef dahası da var...
Mesela bir de şunu soralım. "Taş atan çocuklar"ı koruyan, onlar için gecesini gündüzüne katıp yasalar çıkaran AKP acaba Serap'a sahip çıktı mı?
Tek suçu o gece dershanesinden evine gitmek olan, sadece ve sadece Türk olduğu için hunharca, yakılarak öldürülen Serap için, geride bıraktığı acılı ailesi için, AKP iktidarı ne yaptı dersiniz?
Serap'ın ailesine sahip mi çıktılar? Hayır, aksine tam da Serap'ın ölüm yıldönümünde katillerinin "Taş Atan Çocuklar Yasası"ndan faydalanmasını sağladılar.
Benzer katliamların yaşanmaması için bu tür suçlarda cezalarda artırım mı yaptılar?
Tabii ki hayır. Aksine, görüldüğü gibi "Taş Atan Çocuklar Yasası"nı çıkararak bu tür suçların işlenmesini resmen "teşvik" ettiler.
Taş atmıyorlar molotof atıyorlar
"Taş Atan Çocuklar Yasası"nın çıkışı ve uygulanması çok büyük bir bölücü propaganda kampanyasının ürünüdür. Öncelikle yasanın ismi bile büyük bir bölücü çarpıtma: "Taş atan çocuklar"...
Öncelikle Serap'ın ölümünde de görüldüğü gibi bunlar taş falan değil molotof atıyorlar. Yasa tartışılırken bölücü çevreler yayınlarında polis panzerlerine taş atan 8-10 yaşındaki çocukların resimlerini kullandı. Cezaevinde böyle yüzlerce çocuk yattığını iddia ettiler. Bu da büyük bir uydurmaca ve abartma. Öncelikle polis, AKP iktidarı döneminde başlayan bir uygulamayla, zaten sadece taş atan çocuklara pek dokunmuyor. Genellikle onlara muz ve futbol topu dağıtarak ikna etmeye çalışıyor.
Tutuklanan çocuk yaştaki göstericiler ise etrafa molotof atan, kamu binalarına saldıran, çevreyi yakıp yıkanlar.
Üstelik sadece taş bile atsalar, sonuçta organize bir terör faaliyeti olduğu için yine de suçlular.
Bu ülke taş atarak bölünür mü demeyin. Karşımızdaki PKK isimli örgüt sadece taş atan bir örgüt değil. Köy de basıyor, karakollara da saldırıyor, öğretmen de öldürüyor, canlı bomba eylemleri de yapıyor. Bahsettiğimiz terör örgütü bugüne kadar on binlerce yurttaşımızın ölmesine ve binlerce güvenlik görevlisinin şehit olmasına neden olmuş dünya tarihinin gördüğü en kanlı terör örgütlerinden biri. Öyle masumane panzerlere taş atan bir örgüt değil.
Terör örgütünün bir kolu dağlarda Mehmetçiği şehit ediyor, bir kolu şehirlerde Serap'ları, Buse'leri, Pınar'ları katlediyor, bir kolu Meclis'te bölücülük propagandası yapıyor, bir kolu ise sokaklarda polisle çatışıyor. O çocuklar, çatışmanın bir anında güvenlik görevlilerine taş atıyorlar bir süre sonra aynı çocuğu bu sefer etrafa molotof atarken görebiliyorsunuz.
Taş atma eylemi onlar için diğer kanlı eylemlerinin bir parçasından başka bir şey değil.
Aslında vermek istedikleri resim belli. İntifada'da İsrail tanklarına taş atan Filistinli çocuklara benzetmek istiyorlar kendi çocuklarını. Halbuki, arada dağlar kadar fark var. Çünkü Filistinli çocukların ağabeyleri Amerikan silahı taşıyan İsrailli komandolarla savaşıyor. Ve işgale karşı vatan savunması yapıyorlar.
PKK söz konusu olduğunda ise Amerikan silahları el değiştiriyor. Amerikan silahlarıyla saldıranlar sözde "İntifada"cı PKK'lılar.
Amerikan silahıyla "İntifada" mı olurmuş?
Dün, Serap’ı yakanlara çocuk deyip geçecek misiniz diyen Tayyip öyle bir yasa çıkardı ki, Serap’ı yakarak öldüren PKK’lılar bile bugüno yasadan faydalanabiliyor. “Taş Atan Çocuklar Yasası” sayesinde Serap’ı öldürmenin cezası 4 yıla kadar indi. PKK’lı bir katilseniz 4 yılda çıkarsınız...İşte AKP Türkiyesi...
Taş atanlar zaten çocuk da değil...
Yasanın ismindeki yanlışlık bununla sınırlı değil… Taş atan "çocuk"lar... Sanıyorsunuz ki 7-8 yaşında çoluk çocuk cezaevlerinde kalıyor. Halbuki, yasanın çıkmasının ardından serbest kalan PKK'lılara bakıyoruz. Tabiri caizse, hepsi koca koca adamlar!
Burada PKK'nın klasik aşiret kültürünün bir örneğini verdiğini görüyoruz. Kan davalarında cinayetler çocuk yaştakilere işlettirilir ki daha az ceza alsın... Tabii yasalara göre 18 yaşından küçük herkes çocuk sayılır. Belki 8-10 yaşındaki bir çocukla istediğiniz her şeyi yapamazsınız. Sonuçta çocuktur. Ancak 16-17 yaşındaki bir genç, 20-25 yaşındaki abileri kadar güçlü kuvvetlidir. Kanlınızın üstüne sürebilirsiniz...
Hele bir de çocuklarınızı nüfusa geç kaydettirdiniz mi... Malum, bu da Kürtler arasında sık yapılan bir uygulama.
PKK da bugün aynı taktiği izliyor.
Örneğin Serap'ın ölümüne neden olan saldırıda tutuklanan 7 PKK'lının 4'ü 18 yaş altında. Sokaklardaki gösterilerde 18 yaş altındaki militanlarını bilerek kullanıyorlar. Yakalandıklarında daha az ceza alsınlar diye. "Taş Atan Çocuklar Yasası" ise alınacak cezanın daha da azalmasını sağlıyor.
Kısacası yeni yasa, PKK'nın şehir örgütlenmesi için bulunmaz bir cevher. Böylece örgütün alacağı ceza azalmış oluyor.
Üstelik "Taş Atan Çocuklar Yasası" için propaganda yapan çevreler tutuklanan "çocuk"lara "kandırılmış", "suça itilmiş" muamelesi yapıyor. Halbuki karşımızda tek tük çocukların kandırılarak katıldığı eylemler yok. Onlarca, yüzlerce çocuğun eline taşlar, molotoflar veriliyor, güvenlik güçlerinin üstüne salınıyor. Üstelik bu "çocuk"lar kısa bir süre sonra dağa da çıkacak ve bu sefer ellerine kalaşnikof tutuşturulacak.
Nitekim, bu eylemlere katılan "çocuk"lara bakıldığında ağabeylerinin, ablalarının zaten dağda olduğu görülecektir. Ana babaları da PKK'lıdır. Yani küçücük yaşta "kandırılmış" çocuklarla değil, ailecek PKK örgütlenmesine katılmış bir kuşaktan bahsediyoruz.
Çocuk bayrak yakarsa...
PKK'nın çocukları şehir merkezlerinde kullanma stratejisinin bir örneğini geçtiğimiz yıllarda Mersin'de Türk bayrağı yakılan eylemde gör-müştük. PKK'lılar bütün Türkiye'nin gözü önünde Türk bayrağını indirmiş ve yakarak çiğnemişti...
Bunu da bir çocuğa yaptırmışlardı.
Şimdi bu kahpe eylemi yapan PKK'lının yaşının bir önemi var mıdır?
Bayrağı indirene "çocuk" diye acıyacak mıyız?
Ha bayrağımız yakılmış, ha güvenlik güçlerine taş atılmış. Saldırı Türk Devletine, Türk Milletine...
Bir de o "çocuk"ların hangi eylemlerde "taş" attığını bir hatırlayalım...
Apo, hücresinin küçültüldüğünü ileri sürmüş ve "cezaevindeki yaşam koşullarından" şikayet ederek PKK'ya sokaklara dökülme çağrısı yapmıştı.
İşte o "taş"lar o "çocuk"lar tarafından Apo'yu savunmak için atılmıştı.
Serap'ın ölümüne neden olan eylem de Apo'nun hücresi 2-3 santim küçüldü diye ortalığın ateşe verildiği bu PKK eylemlerinden biriydi.
Kanlı terör örgütünün liderini savunmak için atılan "taş" masum olabilir mi?
Apo hapisten çıksın da daha fazla insanın kanına girebilsin diye yapılan bir eylemde atılan "taş" aslında ileride hepimize atılacak "kurşun"un habercisidir. Bugün o "taş"ı atana cezasını vermezseniz, yarın size "kurşun" atmasını da engelleyemezsiniz.
Kürdün Türk'e propagandası
Biz Türk milleti, köklü asil bir milletiz. Binlerce yıllık tarihimizde asla ırkçı olmamışız. Pek çok milleti yönetmişiz, ama hiçbiri hakkında kötü düşüncemiz olmamış. Aşağılamamışız, dışlamamışız, asimile etmemişiz, düşmanlık yapmamışız. Ulvi bir millet olmuşuz. Bu iyi bir özellik, kötü bir şey değil. Ama bir zaafımız var, herkesi kendimiz gibi sanıyoruz. Bunun bedelini Rumlar ve Ermenilerin 1820-1920 yılları arasında yaptıklarında gördük. Kardeş bildiğimiz milletlerin bize nasıl ihanet ettiğini acıyla yaşadık.
Şimdi bizim milletimizin bu ulvi özelliklerini suistimal etmek isteyen bir çevre var Türkiye'de. Türk milletinin "acıma" duygusunu sömürüyorlar.
Bayrağımıza, vatanımıza, devletimize saldıran PKK'lı teröristleri sadece "taş atan" masum "çocuklar" olarak göstermekiyorlar.
Türk'ün terörle mücadele azmini, ülkemizin bölünmez bütünlüğünü savunma kararlılığını ortadan kaldırmak için yapılan çok sinsi bir propaganda bu. Karşımızda hâlâ "masum", "gariban", "kandırılmış" Kürt çocuklarının olduğunu sananlar lütfen bir Serap'ın resmine baksın, sonra da katillerinin "Taş Atan Çocuklar Yasası"ndan nasıl faydalandığına...
Dün DTP'liler, bugün taş atan çocuklar, yarın Apo...
Dün hapisteki DTP'lilerin serbest kalması için propaganda yapıyorlardı. Başarılı oldular. AKP ihaneti, hapisteki DTP'li milletvekillerinin serbest kalmasını sağladı. Bu, "PKK'lılara af" sürecinin başlangıcıydı. "Silah kullanmayan bölücü"nün affını Türk milletine kabul ettirmek ilk aşamaydı.
Şimdi çocuklar üzerinden, "silah kullanan bölücü"nün affını kabullendirmek istiyorlar. Bunda da çok yol kat ettiler. "Taş Atan Çocuklar Yasası"nı çıkardılar.
Burada duracaklarını sanmayın. Bir sonraki aşama, Apo ve birkaç PKK lideri hariç tüm PKK'lıların affıdır. Bugün 18 yaş altındaki PKK'lılara uygulanan ceza indirimleri yarın bütün PKK'lılar için yapılacak. Geçen sene Habur'da yaşananlar bu sürecin habercisidir.
Tabii, orada da durmayacaklar ve Apo yakalandığından beri uğraştıkları en temel hedeflerine ulaşmak için tek bir adım kalmış olacak: Apo'nun affı.
Bakmayın siz Tayyip'in mangalda kül bırakmayan "genel af karşıtı" açıklamalarına. Serap Eser'in ölüm haberi geldikten sonra verdiği sözleri unutmadık. Faillerin hak ettikleri cezaya çarptırılacağını söylüyordu. Hatta "Taş Atan Çocuklar Yasası" tartışılırken "Serap kızımızı yakanları çocuk deyip geçecek miyiz?" demişti.
Gerçekten de çocuk deyip geçtiler... Katillerden 4'ünü çocuk mahkemesine gönderdiler.
Vicdanlar göreve
"Taş Atan Çocuklar" için ayağa kalkanlar, Mavi Çarşı'da onlarca vatandaşımızın ölümüne neden olduğuna dair mahkemelerde defalarca hüküm giyen Pınar Selek için özgürlük kampanyaları düzenleyenler, "barış" sözünü dilinden düşürmeyenler... Hiçbirini Serap'ın ölüm yıldönümünde göremedik. Madem o kadar hümanisttiler, en azından bir açıklama yapsalardı...
Serap için kampanyalar düzenlenmedi. Platformlar kurulmadı. Konserler verilmedi. Afişler asılmadı. Serap için şarkılar bestelenmedi...
Peki ya "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" diye mangalda kül bırakmayanlar? Onları da göremedik Serap'ın ölüm yıldönümünde.
Serap'ın mezarı başında bir ailesi vardı, bir de Ulusal Parti...
Vicdanların ölmesi bir milletin ölmekte olduğunu gösterir.
Vicdanlar göreve...
Türk milleti tekrar ayağa...

Kürt özerkliğinde son adım: Kürt özel ordusu

DTK'nın programı: "Türk devleti dışarı, hoş geldin özerk Kürdistan"
Bilindiği gibi PKK son birkaç yılda iki özel örgütlenme kurdu: Bunlardan birisi KCK, diğeri ise DTK. Yani Demokratik Toplum Kongresi… Bu yapılanmalardan gizli çalışanı KCK'nın davası, mahkemede Kürtçe savunma verme tartışmalarıyla sürüyor. DTK ise elini kolunu sallaya sallaya toplantılar yapmaya, "projeler sunmaya", tehditler savurmaya devam ediyor. DTK'nın başkanlığını bölücülükten kapatılan DTP'nin eş başkanı Ahmet Türk yürütüyor. Yeni toplantılarını da 11 Aralık'ta yapacaklar.
KCK ve DTK'nın önemli ortak noktaları var aslında. Her ikisi de artık PKK'nın örgüt kimliğini aşıp, "devlet" kimliğine doğru yol almasının ürünleri. Özellikle KCK'nın örgütsel kuruluşu incelendiğinde Türk devletine alternatif bir Kürt devleti yapılanmasının hedeflendiği görülüyor. DTK ise yine bunun benzeri bir şekilde bir "kurucu meclis" gibi çalışmayı planladığını söylemekten çekinmiyor bile… Yani aslında Kürtler bir gölge devlet kurmanın peşindeler.
DTK toplantısının yapılacağı 11 Aralık öncesinde, Türkiye önemli bir tartışmanın içine girdi. DTK, "Kürt güvenlik gücü" oluşturma kararı aldığını açıkladı. DTK'nın söylediklerine göre bu "güvenlik gücü", semt ve mahalle komiteleri şeklinde kurulacak. Halkın sorunlarında hakem olacak, bunları kendi bildiğince çözecek, fuhuşla, uyuşturucuyla mücadele edecek. Caydırıcı rol oynayacak!
İnsanın gülesi geliyor… Özellikle fuhuş ve narkotik gibi suçların Türkiye'nin tümünde PKK tarafından örgütlendiğini bilmeyen var mı acaba? Demek ki Ahmet Türk ve ekibi PKK'yla mücadele etme kararı almışlar, farkında değiller…
Tabii aslında bu "suçla, toplumsal istismarla mücadele" söyleminin bir ciddiyetinin olmadığı açık. Fakat buradaki asıl ciddi olan; planlanan şeyin tam olarak "Türk devleti dışarı, merhaba Kürt devleti" olarak tanımlanacak bir durum olması.
Birkaç gün sonra Ahmet Türk, ordu kurma niyetleri olduğunu inkâr etti. Fakat söyledikleriyle projenin kapsamını daha netleştirmişti. Ahmet Türk; "Birilerinin söylediği gibi özel ordu gibi bir şey beynimizde yoktur, sivil alanı örgütlemek istiyoruz… Kürt halkı siyasi kültürel her alanda eşitlik istiyor. Kürtler yerlerinde ve bölgelerinde eşit hak ve özgürlükler ile yaşamak istiyor… Biz şunu söylüyoruz: Artık Türkiye'yi Ankara'dan yönetemezsiniz. Yerindelik ilkesini esas alın."
Aslında Ahmet Türk her şeyi açık açık söylüyor: "Ordu kurmuyoruz" diyor ama sivil alandan devlet örgütlenmesini yani çok daha geniş bir planı kastettiğini saklamıyor. Zaten kuracaklarını açıkladıkları "kent meclisleriyle" de bunu destekliyor. Hedefte federal, özerk bir devlet var. Tabii ki bunun meclisi, mahkemesi, ordusu, kolluk kuvveti de olacak hatta bayrağı da… Plan bu…
Fakat sadece özerk Kürt bölgesi mi istenen?
Bizce hayır. Plan daha da geniş ve vahim görünüyor…
ABD ve Apo'nun projesi ilerliyor
Aslında DTP eski eşbaşkanı birebir Apo'nun planladığı bir süreci dayatıyor. 18 Mart 2009'da Apo avukatları aracılığıyla bu planlarını şöyle açıklamıştı: "İlerleyen dönemlerde bölge genelinde köy korucuları, asker ve polis çekilerek onların yerine halk milisleri tarzı yeni bir iç güvenlik örgütü kurulabilir. Eski PKK'lılar ve Kandil'dekiler bu kadro adı altında maaşlı sigortalı istihdam edilebilir." Olamaz mı? AKP gibi Kandil'den gelen teröristleri Habur'da mahkeme kurup serbest bıkan bir iktidarın, Apo'nun bu projesinin hayata geçmesi için de çalışması kuvvetle muhtemeldir.
Ama Apo'nun istekleri ve planı bunlarla da sınırlı değil. Bilindiği gibi Apo'nun "yol haritası" kendisini de kapsayacak genel affı, "demokratik özerkliği" ve "Kürt savunma gücünün" kuruluşunu içeriyordu. İşte tüm bunlarla beraber değerlendirildiğinde Apo'nun planının ne olduğu ve DTK'nın neyi kastettiği daha iyi anlaşılabilir.
Bu projeye göre; Apo ve PKK'lılar serbest bırakılacak, dağdaki teröristler şehre getirilip "maaşlı, sigortalı" milis yapılacak, kurulan özerk-federe devletin başına da Apo getirilecek. Bir sonraki aşamada da özerk Kürt bölgesi, Kuzey Irak'taki Kürtlerle entegrasyona gidecek. İşte Apo'nun projesi budur. Dahası ABD'nin projesi de… Bunların kime uygulatılacağının pek önemi de yok onlar açısından. Daha önce Apo'nun da söylediği gibi "Tayyip yapamazsa sırada Kılıçdaroğlu vardır"…
Fakat bu proje, sadece Güneydoğunun Türkiye'den kopartılmasından ibaret mi? Bizce ABD'nin orada durmaya hiç niyeti yok. Nerede mi duracak? Türkiye'de Türk kalmadığı zaman ABD de durur.
Nasıl mı?
Federal, "Türk'süz" Türkiye planı
Ahmet Türk'ün söyledikleri arasında bir ifadesi çok önemli… Satır arasında söylenilip geçilmesine karşın "Kürtler, yerlerinde ve bölgelerinde eşit hak ve özgürlükler ile yaşamak istiyor." cümlesi ciddi bir anlam taşıyor. "Kürt bölgeleri" derken Güneydoğu'yu, "yerlerinde" derken Kürtlerin yaşadığı Batı illerini kastettiği görülüyor. Batı illerinde Kürtlerin yaşadığı yerler ise bilinçli nüfus artışı ve göç politikasıyla uygulanan istila hareketi sonucu Kürtleştirilmiş bölgeler…
Daha önceleri yine Apo ifade etmişti, istedikleri "demokratik özerklik" sadece Güneydoğu'yu değil tüm Türkiye'yi kapsayacaktı. Bu son tartışmalarla beraber BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da benzer bir açıklama yaptı:
"Biz sadece Kürtler için Kürt bölgesi için demokratik özerklik istemiyoruz. Demokratik özerklikten kastettiğimiz otonom yerel yönetimlerdir. Otonom bölge meclisleridir. Güçlendirilmiş belediye meclisleridir. Bu da Türkiye için istediğimiz bir modeldir."
Bu söylemin eski liberallerin, Prens Sabahattin'lerin savunduğu "adem-i merkeziyet"ten ibaret olduğu sanılmasın. Bu daha sinsi bir plandır. PKK-BDP, Türkiye'nin içinden bir özerk Kürt bölgesi çıkarmakla yetinmek istemiyor. Türkiye'nin geri kalan kısımları da eyaletlere, federe devletlere bölünsün; ulus devletten eser kalmasın istiyor. Tabii bu da aynı zamanda yukarıda bahsettiğimiz ABD planı için üretilmiş bir tez.
En sonunda Kütlerin yönettiği bir "Kürdistan"ın yanında, Türklerin yönetmediği ama Kürtlerin ekonomik, siyasal tüm alanlarda son derece etkin olduğu federal bölgelerden oluşan bir Türkiye planlanıyor. Hatta bu federal bölgelerin içinde "haklarını yerinde almak" isteyen Kürtler için Kürt kantonları, özel statülü Kürt bölgeleri kurulacağını düşünmek bile aşırı değil. Bu tip kantonlar, İstanbul, İzmir gibi illerde şu anda da bulunan "Kürt gettoları"nın çekirdek kabul edilmesiyle de genişleyecektir. Kürt istilası ve saldırganlığı üzerinden genişleyecek olan bu kantonlar zamanla tamamen Kürt hakimiyetine girmiş bir ülke yaratacaktır.
İşte bu noktadan sonrası da "Türk'süz Türkiye" olur…
Öz savunma gücü değil, savunmasız Türk'e karşı Kürt hücum kıtası
İşin en can alıcı noktası da burada zaten… Bilindiği gibi gettolar çevreleri kalın duvarlarla çevrili, tecrit Yahudi mahalleleriydi Avrupa'da. Bunlar Batılı ırkçıların "pogrom" adı verilen saldırılarına ve yağmalarına maruz kalırdı sık sık. Sürekli bir savunla, içe kapanma ve daralma vardı bunlar açısından. İşin sonu Hitler'in, ırkçı soykırımı oldu…
Türkiye'deki "Kürt gettoları" açısındansa tam tersi bir durum söz konusu… Kürtlerin etrafını duvarla çeviren ya da onları rahatsız eden yok Türk şehirlerinde. Fakat tam tersine Kürtler bilinçli olarak kendilerine gettolar yaratıp buraları bir çeşit yayılma ve saldırı üssü olarak kullanma çabasındalar. Kürt mahalleleri, PKK'nın ve Kürt mafyasının o şehre hakim olmasının, daha önce BDP'li milletvekillerinin de belirttiği gibi "Türklere cehennem hayatı yaşatmasının" karargahı oldular. Şimdi Kürt savunma gücü planıyla bu durum daha da vahim bir anlam kazanmış oldu.
Artık Kürt ırkçılığı bir savunma gücünden bahsediyorsa, bunun aslında bir saldırı gücü olacağı konusunda tüm Türkler fikir sahibi. Kürt ırkçılığı, birebir örneğini Nazilerden alıyor. Dolayısıyla da PKK'nın örgütlediği bu "milis gücünün" bir Kürt hücum kıtası, Kürt SS ve SA'sı olacağı açık…
PKK ve ABD, Güneydoğu'da bir devlet örgütlenmesine giderken tabii ki buradaki hâkimiyetleriyle yetinmeyeceklerdi. Türkiye'nin batısında ve Türk çoğunluğunun bulunduğu diğer bölgelerinde de bir sindirme politikasını uygulayacakları beklenilmeli. Kürtlerin "demokratik özerkliği" böyle bir şey olacak işte… Güneydoğu'da egemenlik onlarda olacak, batıda kuracakları Kürt kantonlarında da biz kendimizi savunuyoruz diyerek oluşturulan Kürt hücum kıtalarıyla Türklere ırkçı terör uygulayacaklar, kan kusturacaklar.
Bugün bunu PKK aracılığıyla zaten yapıyorlar, fakat planlarını hayata geçirmeleri durumunda, bunu yapan aslında resmen tanınmış bir örgüt, bir milis gücü olacak. Nasıl ki, Kuzey Irak'ta peşmerge denilen faşist sürüsü, Türkmenlere ve Araplara "resmen" kan kusturuyorsa, vatanlarını ellerinden almaya kalkıyorsa Türkiye'de de aynısı uygulanacak…
İşin en kötü yanı ne mi? En kötü şey Türk'ün tamamen savunmasız bir durumda bırakılmış olması.
Bugünse neredeyse Türk'ü savunacak bir devlet bile elde kalmadı…
Bu da AKP'nin başarı hanesine yazılmalı!
Bir tarafta Kürtlerin hücum kıtaları, diğer tarafta kendi devletinin bile sahip çıkmadığı, savunmadığı Türk milleti…
Ve susup hiçbir şey yapmayan, izleyen vicdanlarımız…
İşte en acı olan da bu…

Güneydoğu'da Türk egemenliği

Yeni bir Türklük aşısı olarak Cengiz Han akınları
Cengiz Tatarlarına sürekli Moğollar denmesinin nedeni olan Börteçin ailesinin kökenini çevreleyen kesim başlangıçta Moğol olmasına karşılık ikinci kuşak artık Nayman, Merkit, Kerey gibi Türk kabileleridir ve bunlara Tatarlar da eklenmiştir. İran’daki İlhanlıların kurulması Anadolu’da yeniden bir Türklüğün önünü açmıştır. İşte bu yeni Türklük aşısı Osmanlı Devleti’nin ön aşamasıdır. Bu Türklerin Tatarlar biçiminde Anadolu’ya girişi Mısır’da da Kıpçak Türklerinden oluşan Memlüklerin bunları durdurması ilginç bir tarihsel süreç olmuştur. Tatarların Güneydoğu’ya girmesiyle birlikte Güneydoğu’da Artukoğlu Beyliği ve dağılmış olan Zengi beyliği Eyyubilere dönüşmüştür. Ama bu dönemde Ahlat Beyliği de Harzemşahlar tarafından alınmıştır. Tatarların gelişiyle burada Eyyubiler dönemini sona ermiş ve yeni bir Tatar dönemi başlamıştır. Güneydoğu Anadolu’ya bugün mührünü basan etnik kimlik Oylat ve Celayirliler olan Suyut kabileleridir. Bağdat’ın kuzeyinde ve Güneydoğu Anadolu’da Oylat ve Celayirliler egemen iken Anadolu ve kuzeyinde ise Çobanoğulları egemen olmuştur. İlhanlılar sonrası Çobanoğulları Timurtaş ve Celayir’den sonra gelen Şeyh Hasan Küçük, Şeyh Hasan Büyük gibi isimler Anadolu’da iktidar mücadelesi vermiştir. Bu dönemde Batı Anadolu’da Osmanlılar bir Kayı boyu olarak öne çıkıp Roma’yı fethederken, Doğu Anadolu’da aynı Bayındır ve Bayatlar Akkoyunlular ve Karakoyunlular olarak egemenleşmiştir. İşte bu noktada ikinci bir Tatar akını olarak Çağatay Tatarları tekrar bölgeye girmiş ve Çağatay Tatarlarından Timur Bağdat’ı, Mardin’i ve Van’ı alarak Akkoyunlularla ittifak yapıp iktidarını pekiştirmiştir. O sırada Mısır’dan gelen Memlükler Güneydoğu Anadolu’ya girememişlerdir.
Memlükler öncesi bahsettiğimiz gibi buradaki Türk iktidarları Mısırlılar tarafından Guzlar olarak tanımlanmıştır. Yani Oğuzlar olarak tanımlanan, Selçuklu öncesi gelen ve Gulamlar halinde Tolunoğlu Beyliği adıyla iktidara gelen Türkler, Araplar tarafından Guz Devleti olarak adlandırılmıştır. Daha sonra Atsız ve ona bağlı Çağrı Bey’in Selçuklu kolları bu bölgede egemen olmuş, aynı şekilde onlara da Guz denmiştir. Sonra Nureddin Zengi’yle beraber gelen ordu ağırlıklı Türkmen ordusu olup Nureddnin Zengi’nin komutanı Şükrü tarafından yönetilmektedir. Eyyubilerin paralı askerler olarak kiraladıkları Kıpçaklar, Eyyubileri devirip Memlük Devleti adıyla tarihe geçen Türk devletini kurmuşlardır. İşte bunların İlhanlıları durdurmasından “Türkler İslamiyeti Türklerden korudu” diye bahsedilerek Tatarların Türklüğü vurgulanmıştır. Halbuki Türk-İslam sentezi yaklaşımında Tatarlar Moğol yapılmakta, “Moğolları Abbasi halifesini öldürdü” tezi öne sürülmektedir. “Güneydoğu kimin yurdu?” sorusunun açıklıkla bir cevabı vardır. Bu hakimiyeti takip ettiğimiz zaman bin yıllık süreçten beri bu bölge hiç kesintisiz bir Türk bölgesidir. Yavuz Sultan Selim’in Güneydoğu’yu fethetmesinden hareketle Kürtler, “Türkler Güneydoğu’yu beş yüzyıl evvel aldı” tezini ileri sürmektedirler. Oysa Yavuz Sultan Selim Güneydoğu’yu 500 yıl evvel Kürtlerden değil Türklerden almıştır.
Bunu takip eden dönemde İlhanlılar Anadolu’da etnik olarak Oylatları oluşturmuş, Diyarbakır’daki Akkoyunlular Oylatların kültürel devamı mirzalar olarak beylikler kurmuştur. İşte bu mirzalar daha sonraki Safeviler döneminde de süregelmişlerdir. Mirzalar Kırım’da Altınordu Devleti’nde de egemendir.
Bunların ortak noktaları Tanrı’ya da “huda” diyen yaklaşım içinde, Tatarların Güneydoğu Anadolu’daki etkisini vurgulamaktadır. Kaldı ki Diyarbakır’da çok kullanılan Baydemir, Baysungur ve Temurtaş gibi isimler hep Tatar ve Kıpçak isimleri olarak bu bölgede Türklük simgeleridir. Keza Hüdaverdi-Tanrıverdi isimleri de bu kavramların içinde kalmıştır.
Bu anlamda bakıldığı zaman gerçekten Güneydoğu yurdunda Selçuklu Türkmenlerinin ağır yoğunluğundan sonra İlhanlı-Oylat, Celayir ve Suyutların etkileri ve onları takip eden Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri egemendir. Örneğin Akkoyunlu Türkmenleri Bayındırlılara, Dögerlere, Beydillilere bağlıyken; Karakoyunlular Bayatlara bağlı olmaktadırlar. Bunlar birleşerek Akkoyunlu devletini ortaya çıkarmışlardır.
Diyarbakır nasıl Akkoyunlu Devleti’nin simgesi ve Uzun Hasan’ın şehriyse, Mardin de Artukluların şehridir. 16. yüzyılda Uzun Hasan’ın akrabaları olan Safeviler bu bölgede egemen olunca Osmanlı bölgeye girerek burayı fethetmiştir. Bölgedeki Şafii unsurlar, yani Selçuklu zamanında gelmiş Farsça konuşan Şafiiler, Selahaddin Eyyubi ve Nizamülmülk döneminde Şafiileşerek İlhanlılar ve ondan sonra gelen Türkmenlerden farklılaşmışlardır.
Şafiilik de günümüzde Kürtlük simgesi olarak ortaya çıkmıştır. ama onun ötesinde Mısır’ın devamı olan Halep, Adıyaman, Antep, Maraş ve Adana gibi bölgelerde Sünni ve Hanefi olarak Baybars’ın etkisinde kalmıştır. Günümüzdeki bu üçlü bölünme dediğimiz durumda, kuzeyde Türkmen kabilelerinin Kızılbaş olarak anılmaktadır ve Zazalar kök olarak bunlara bağlıdır. Güneydeki Şafiiler ise Selçuklular döneminde bu bölgeye yerleşmiş özellikle de Artuklu Beyliği’nde ve Musul Beyliği’nde Döger Türkmenlerinden oluşan ve aralarına Ogurların da katıldığı bir topluluk oluşturmuştur.
Bu bölgede kullanılan dil, sarı-kırmızı-yeşil renkler gibi simgeler de Selçuklunun erken dönemi simgeleridir. İlhanlılar döneminde ise bölge yeniden yapılanmıştır. Türkmenler bütünüyle yerlerinden edilmiş ve İlhanlılar sonrası oturan sistem, Akkoyunlu sistemi, Osmanlı tarafından yeniden değiştirilerek günümüzün etnik yapısına doğru dönüştürülmüştür.
Yavuz Sultan Selim, Güneydoğu’yu Türklerden aldı
Osmanlı, Kızılbaş Türkmen kabilelerinden Tekelileri Diyarbakır’dan çıkararak yerlerine Artukiler döneminde bölgeye yerleşmiş ve Şafiileşmiş Türkmenleri yerleştirmiştir. Bu Türkmenler, giderek Farsi bir dil konuşmaları nedeniyle Türkmen Ekradları olarak da tanımlanmıştır. Ama o dönem Osmanlı’da bunlar Müslüman olarak görülürken diğerleri Kızılbaş olarak görülmüştür. Yani İran’la Osmanlı’nın çelişkisi ortaya çıkmıştır.
Yaşanan aslında iki Türk devletinin çatışmasıdır. Ama Sasanilerle Roma’nın keza Partlarla Romalıların savaşları hep bu sınır noktasında ve egemenlik için olmuştur. Keza Anadolu Selçukluları’yla İran, Irak ve Suriye Selçukluları arasındaki savaş da bu noktada gelişmiştir.
Bu boyutuyla bakıldığında “Güneydoğu kimin yurdu?” sorusunun açıklıkla bir cevabı vardır. Etnojenez içinde oturduğumuz bölgeler babalarımızdan kalmıştır. Onlara da babalarından. Bu hakimiyeti takip ettiğimiz zaman bin yıllık süreçten beri hiç kesintisiz bir Türk bölgesidir.
Yavuz Sultan Selim’in Güneydoğu’yu fethetmesinden hareketle Kürtler, “Türkler Güneydoğu’yu beş yüz yıl evvel aldı” tezini ileri sürmektedirler.
Oysa Yavuz Sultan Selim Güneydoğu’yu 500 yıl evvel Kürtlerden değil Türklerden almıştır. Ama bu bölgedeki Türkleri Kızılbaşlılıkla suçlayarak bu bölgeden sürmüş veya Şafiileştirerek bugün Kürtlüğün yolunu açmıştır.
Kürtlerin “bin yıl evvel geldik” tezine bakarsak bin yıl öncesi, Abbasiler dönemi, Türkler yine Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki yurtlarında yer almaktadır. Ondan öncesinde Hunlar döneminde Ogur grubu vardır.
Bu tarihsel gerçekleri es geçerek “Güneydoğu kimin yurdu?” sorusunu cevaplandırmak mümkün değildir. Güneydoğu Anadolu gerçekten bu bölgede yaşayan ve bu bölgedeki kimliklerindir. Bu kimlikler de geriye döndüğümüz zaman 2.000 yıl öncesinde Hurilerden, Mitannilerden, Urartulardan gelen bir kimlik aramak yerine beş kuşak öncesine doğru gidersek karşımıza Selçuklular ve İlhanlılar döneminde yeniden yapılanmış bir kimlik çıkmaktadır.
Akkoyunlular bölgede tekrar egemen olmuş, sonra Çağatay Tatarları yeniden dengelemiş, ondan sonra Safeviler döneminde yeni bir yapılanmaya gidilmiştir.
Osmanlılar ise var olan yapıyı statüko olarak kendi devlet yapısına göre Roma tarzında bölgelere ayırmaya başlamış ve İran’a karşı kendi Şafii kimliğini öne çıkarmıştır. “Güneydoğu Anadolu’nun gerçek sahibi kimlerdir?” sorusuna bu perspektiften bakılmalıdır.

Kürtlerin ana yurdu var mı?

Ana yurt nedir? Kimlerin ana yurdu olur?
Sözlükler “ana yurt” kavramını “İlk yurt olan topraklar, ana vatan” şeklinde açıklıyorlar. Bu tanıma göre, millet olan her topluluğun bir ana yurdu vardır ve bu topraklar bellidir. Bu topraklar, ulusun tarih sahnesine ilk çıktığı topraklar olduğu gibi, içinde yaşanılan zamanda yaşadığı topraklar da olabilir.
Uluslar, devlet sahibi oldukları zaman ana yurtları ve yurtları olur. Türk milleti gibi göçebe kültürünü uzun yıllar yaşatan uluslar, ilk ana yurtlarını terk ederek başka bir toprak üzerinde yurt tutabilirler. Ulus olamamış, hâlâ kabile, aşiret yaşamını sürdüren ulusların devlet geleneği olmadığı için devletleri olmaz. Devleti olmayan ulusun da kendi toprağı olmaz. Başkalarının toprağı üzerinde doğan insanların ana yurtları, yani doğdukları topraklar kendilerinin olmadığı için, onların ana yurtları değil, üzerinde doğdukları topraklar vardır ve o topraklar da başkalarına aittir.
Günümüzde Türk milletinin başına sarılan en büyük sorunlardan biri olan “Kürt sorunu”nda, bizim ana yurdumuz olan toprakların Kürtlerin ana vatanı olduğu tezi ileri sürülmekte ve işlenmektedir. Çünkü Kürtler, doğal olarak bugünkü Kürtler, Anadolu’da doğdukları için, bizim yurdumuzu, ana yurdumuzu, kendilerinin ana yurdu olduğu şeklinde kabul ettiklerini ve ana yurtlarını işgalden kurtarmak için mücadele ettiklerini söylemektedirler.
Bu iddia ne derece doğrudur?
Kürtler Anadolu topraklarına ne zaman gelmişlerdir?
Türkler Anadolu’ya ne zaman gelmişlerdir?
Bu soruların yanıtlarını bulduğumuz zaman, Anadolu’nun kuzeyi, güneyi, doğusu ve batısı ile kimin ana yurdu olduğunu kolayca bulmamız mümkündür.
Ulus olmayanın ana yurdu olmaz
Kürtler bir ulus olabilmişler midir? Aslında yazımızın konusu dışında ve bunu daha sonra yazacağız. Ama şu kadarını söyleyelim, “hayır ulus olamamışlardır, hâlâ aşiret-kabile halindedirler”. Bu durumda Kürtlerin bir ana yurdu yoktur. Çünkü, ulus olamayan ve devleti olmayan toplulukların ana yurdu olamaz. Onların sadece üzerinde doğdukları topraklar vardır. Bugün, onların üzerinde doğdukları ve ana yurt dedikleri topraklar Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisindedir ve Türk toprağıdır. Bu toprakların tarih içinde ve günümüzde Kürt toprağı olduğunu söyleyen bir bilim adamı ve bir bilimsel kanıt yoktur.
Türklerin ana yurdu vardır ve neresi olduğu konusu bugün dahi bilim adamlarınca tartışılmaktadır. Bugün bilim adamlarınca üç bölge, Türklerin ana yurdu olarak belirtilmektedir. İlk Ana Yurt: Anadolu, Kafkasya’nın Güneyi ve Urmiye Gölü civarı.
İkinci Ana Yurt: Orta Asya. Üçüncü Ana Yurt: Avrasya coğrafyası. Tarih de bunun tanığıdır. Çünkü, Çin sınırından Avrupa’nın ortalarına kadar onlarca Türk devleti ve imparatorluğu bu topraklar üzerinde kurulmuş ve çağlar boyu hükümran olarak yaşamıştır. Kürtlerin ana yurdu olmadığını aklı başında tüm bilim adamları, bu cümleden bir Kürt bilim adamı olan Izady bile dolaylı olarak söylemektedir. Izady’e göre “Kürtlerin yaşadığı bölgeler ana yurtlarıdır.” Böyle afaki bir tanımlama asla yapılamaz. O zaman bugün Kürtlerin yaşadığı her yer ana vatanları olur da, bugün burada doğup burada yaşayan Ermenilerin, Rumların da ana vatanı buraları olmaz mı? Bu tanım, açıkça “Kürtlerin ana vatanı yoktur” demektir. Ana yurdu olmayan bir topluluk ulus olamaz. Izady’nin açıklaması üzerinde şunları da söyleyebiliriz: Kürtler bir kabiledirler, oradan oraya, bilhassa dağları gezerler ve gezdikleri yerlerde bir devlet kuramadıkları için de ana yurtları yoktur. Olmayan ana yurda bir yurt uydurmak mümkün olmadığına göre, onların gezdikleri ve yaşadıkları her yer ana yurtlarıdır. Bu tanımlama ile Izady bugün Kürtlerin yaşadıkları bilhassa Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni, Kürtlerin ana yurdu olarak göstermenin peşindedir. Bunun gerçek olabilmesi, tarih boyunca orada Kürtlerin yaşadığının ispatı ile mümkündür. Böyle bir tarih olmadığı için Izady, bugün Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı her bölgeyi Kürtlerin ana yurdu saymaktadır. Anadolu Kürtlerin değil Türklerin ana yurdu Izady’nin Kürtlerin ana yurdu dediği toprakların gerçekte Türklerin ana yurdu olduğu ise bir çok bilim adamı tarafından ispatlanmıştır. İslam’a Kadar Türk Tarihi gibi muazzam bir eser yazmış bulunan Prof. Dr. Firudun Ağasıoğlu (Celilov) “İslamdan önce, Anadolu’nun hiçbir yerinde Kürtlerin izi yoktur. Anadolu’ya ve Kafkaslar’a son 2-3. yüzyılda gelmişlerdir. Kabile olarak yaşadıkları esas yer Zağros dağlarıdır.” diye yazar. (İslama Kadar Türk Tarihi, Cilt. 2, sayfa 342) Heredot “Türk dilli İskit kabileleri”nin Asya’da yaşadıklarını yazar. Ve Asya sözü ile kastettiği yeri “Hazar’ın batısı, Kafkasya ve Anadolu” olarak belirtir. Yani Anadolu’da Heredot’un tanıklığına göre MÖ 3000-4000 yıllarından beri Türkler yaşamaktadır. “M.Ö. üç bin yıllarından itibaren Karadeniz’in kuzey sahillerinde ortaya çıkan, oradan Sakaların sıkıştırması üzerine Güney Kafkasya’ya, oradan da Anadolu’ya geçen Kimmerler (Gamerler/Gamirler) ile İskitler Anadolu’da yerleşmiş ve yaşamış Türk dilli halklardır.” (Prof. Dr. Gıyaseddin Geybullayev, Ermenistan ve Eski Türkler, s. 73) Güney Kafkasya’da kurulan ve bugünkü Doğu Anadolu bölgemizi de içine alan Gut Devleti yıkıldıktan sonra toprakları üzerinde birçok beylik kuruldu. Bu beyliklerden biri Urmiye Gölü’nün güneyinde ve sonradan Mana Devleti’nin kurulduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu toprakları üzerinde kurulan Türk beyliğidir. Çivi yazılarında Turuk/Turk/Türk şeklinde geçen Türk adlı boylar tarafından kurulan bu beylik, Sümer devleti ile komşu idi. Asur kaynaklarında ismi sık geçen ve Asurlular ile savaşan bu beyliğin Gazi ve İlday adlı iki hükümdarının adı da kaynaklarda verilmiştir. Asur tabletlerinde bu beyliğe ait oldukça geniş bilgi vardır: “Turuk semtinden (bölgesinden) buraya (Ninova’ya) bir elçi geldi” (Nu: 83). Bir başka Asur tabletinde ise “…düşman Turuk çıktı, onlar Kakkületini işgal ettiler ve gelmeye devam ediyorlar” ( Nu: 21). “Hükümdar bana her şeyden önce Turukların hücum ederek İntşimi yakıp yıktıklarını yazdı.” (Nu. 63). “Turuklar başçıları İlday ile birlikte savaşa girerek iki şehri yıktılar.” (Nu. 87) Görüldüğü gibi Izady’in “Kürt Ana yurdu” saydığı topraklarda, tarih içinde Kürt adı bile geçmemektedir. Ama, Turuk/Turk/Türk isimli devletlerden söz ediliyor, hükümdarlarının adı bile veriliyor. Prof. Dr. Ekrem Memiş, “Eski Çağ Türkiye Tarihi” isimli eserinin 34. sayfasında “M.Ö. 3500’lerde Sümerler Mezopotamya’ya yerleşirken muhtemelen aynı tarihlerde Kafkaslar üzerinden gelen başka bir Türk kitlesi de Doğu Anadolu’ya yerleşerek burada bir şehir devleti kurmuşlardı ki, bu Türki krallığı idi. O halde şunu kesinlikle söyleyebiliriz: Anadolu 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt zaferinden sonra Türk ana yurdu olmuş değildir. Türkler günümüzden yaklaşık 4200 yıl evvel Anadolu’ya yerleşerek bu torakları kendilerine ana yurt edinmişlerdir.” diye yazar ve bize göre tartışmaya da son noktayı koyar: ANADOLU KÜRTLERİN DEĞİL, TÜRKLERİN ANA YURDUDUR!
Anadolu’nun kapılarını Türklere Kürtler mi açtı?
Izady tutarsa diye bir şey atmış, ama tutmamış. Çünkü, olmayan bir şeyi yaratmaya çalışmak, sadece abesle iştigal etmektir. Kürtlerin bir devlet geleneği yoktur. Etnik değil, etnografik adı olan Kürtlerin, tarihin hiçbir döneminde devletleri olmamıştır. Yani tarihte bir Kürt devleti adı hiç yoktur. Devleti olmayan bir toplumun ana yurdu olamaz. Ana yurt denilen topraklar, ancak bir devlet ile korunur ve gelecek nesillere bırakılır.
Osmanlı arşivlerinde ve İslam kaynaklarında Ekrati-Yörükan, Ekrati-Türkmen gibi verilen adların Kürtlükle ilgisi yoktur. Bu adların altında Türk ulusu durmaktadır. Bu bakımdan Güneydoğu Anadolu’da Kürtçe bilmeyen ve Azer Türkçesi ile konuşanlara Kürt denmesi bir yanlışlıktır, tarihi gerçeklikten uzak olan bir hatadır. Bunun dışında öz be öz Türk aşiretleri olan aşiret halklarının asimile edilerek Kürtleştirildiği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Yani Kürt denilen Türklerin sayısı oldukça yüksektir.
Türkler 1071’den sonra Anadolu’ya geldikleri zaman bizler (Kürtler) Türkleri dostça karşıladık, onlara evimizi açtık, yerleşmelerine yardımcı olduk” gibi saçma sapan iddialara gülüp geçmek doğru değildir. Çünkü, Türkler geldiği zaman onlar burada ise, burası onların ana vatanı olur. Bu yüzden, bu iddianın tarihen yanlış olduğunu göstermek gerekir.
Bu iddianın bir kısmının, “Türkler geldiği zaman onları dostça karşılamak, evlerini açmak” doğru olduğunu var sayalım. Gelenlerin kimseye ihtiyacı yoktur. Onlar, çiğnedikleri topraklara hükmeden Bizans İmparatorluğu ordularını darmadağınık ederek Anadolu içlerine giren muzaffer bir ordunun askerleridir. Kapılarını açmayanların, kapısını zorla açarlardı. Kürtlerin, doğal olarak doğru olmayan bu iddialarında dahi “güçlünün önünde eğilme” karakterli oldukları da ortaya çıkmaktadır. Millet olmayanın yurdu ve devleti olmaz Türkler Anadolu’ya yeniden geldikleri zaman, bazı kale ve şehirlerin hiç savaşmadan kapılarını açtıkları tarih sayfalarında yazılıdır. Bu olayı yorumlayan Prof. Dr. Gıyasettin Geybullayev şunları yazar: “Anadolu’ya 1071 tarihinden sonra giren Selçuk ve Osmanlı Oğuzlarını, Anadolu’da yerleşik olarak yaşayan ve aynı dili konuşan tamamen formalaşmış Türkler karşıladılar ve şehirlerin kapılarını hiç savaşmadan gelenlere açtılar. Eski, yerleşik Türklerle yeni gelenler kucaklaştılar.” (Ermenistan ve Eski Türkler, s. 76)
Demek ki, Kürtlerin ana yurt diye iddia ettikleri toprakların, tarihi kanıtlarla Türklerin toprakları, ana yurdu olduğu görülmektedir.
Kürtler halen bir aşiret halktırlar. Aşiretten millet olmayacağı gibi, millet olmadan da devlet olmaz. Millet olamayan toplulukların da bir dili vardır. Ama kullandıkları kelime sayısı üç yüzü geçmez. Kürtlerin de dili böyledir. İçinde %70 oranında Farsça, %20 oranında Türkçe ve %5 oranında da Arapça kelime vardır. Yani yapay bir dildir. Kendilerine has orijinal bir dilleri yoktur ve Kürtçe birden ona kadar sayamazlar.
Tarihleri yoktur, efsaneleri, mitolojileri yoktur. Dolayısıyla ana yurt diyebilecekleri bir yurtları da yoktur. Bugün Anadolu, Irak, İran ve Suriye içerisinde dağınık halde yaşamaktadırlar. Ve üzerinde yaşadıkları her karış toprak parçasının sahibi ve devleti vardır.
Böyle bir durumda, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları topraklar, başka devletlerin sınırları içerisinde olduğu için, o toprakların ana yurt sayılması mümkün değildir. Saymaya kalkışmak, o topraklarda hak iddia etmek demektir ki, bu da o toprakları kendi malı saymaktır. Bunu söyleyenlerin, bunun sonuçlarına da katlanması gerekir

Kürtlerin tarihi var mı?

Ulusların tarihini uluslar yazar
Tarih, Türkçe sözlükte "Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları yer ve zaman göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim" olarak tanımlanır. Bu tanımı biraz daraltarak ulusların tarihini "ulusun yaşadığı olayları, yer ve zaman göstererek anlatan, kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim" olarak tanımlayabiliriz. Burada esas olan, o ulusun yaşamının anlatıldığı olayların, kurduğu medeniyetlerin ve iç sorunlarının yer ve zaman gösterilerek olduğunu somut verilere dayandırarak vermektir. Tarih bilimi için somut veriler; arkeolojik buluntular, yazılı metinler, uluslardan kalmış kalıtlar, yaşanılan coğrafya ve bu coğrafyada kullanılan yer, nehir, göl, dağ, ova, şehir adları, milletin hafızasına kazınmış olan destanlar, efsaneler, mitoloji gibi unsurlardır. Yani tarihi yaratan ulusun dili, hafızası, bıraktığı yazılı ve sözlü kanıtlar, ulusun tarihi olduğunun ispatıdır.
Bilimsel araştırmalar, ulus olan her topluluğun kısa ya da uzun bir tarihi olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bilinen en eski uluslar arasında Çin ve Türk ulusunu sayabiliriz, yeni ulus olanlar arasına da ABD'yi koymak mümkündür. Türk tarihini Türk ulusu, Fars tarihini Fars ulusu, Fransa tarihini Frank ulusu, Alman tarihini Germen ulusu yaratmış ve tarih denilen insanlık hafızasına kaydetmiştir.
Bazı sonradan ortaya çıkmış uluslar, kendilerinin tarihi olmadığı için, kendilerinin geçmişini, uydurdukları bazı olaylara bağlama gereği olduğunu düşünmüşler ve kendilerine olmayan tarihler yaratmaya çalışmışlardır. Ya da bazı ulusların yaptığı gibi, eski bir medeniyete kendilerini bağlama gereği duyarak kendilerini o medeniyetin varisleri gibi göstermeye çalışmışlardır. Bunlara örnek olarak Romanya ve Yunanistan'ı gösterebiliriz.
Kürtlerin etnik bir kimlik olarak ortaya çıkarılışı
18. yüzyıldan bu yana, kendilerine bir tarih yaratmaya çalışan ve bunun için çok büyük uğraşlar veren halklardan biri de Kürtlerdir. 18. yüzyıla kadar Kürt adını etnik bir topluluk olarak hiç kullanmayan bu topluluk mensupları, 18. yüzyıldan itibaren, içindeki yaşadıkları Osmanlı Devleti'nin Batılılarca yıkılma projesi içinde yer almışlar ve bu proje gereği, etnik bir isimden ziyade, bir demografik isim olan Kürt sözünü, kendilerinin adı gibi kullanmaya başlamışlardır. Kürt sözünün çoğulunun Arapça "Ekrad" olduğu ve Osmanlı metinlerinde geçen "Ekrad" sözü ile Kürt toplumunun kastedildiği ileri sürülmüştür. Osmanlıca-Türkçe Büyük Lügat'ta "Ekrad" sözü, Kürtler olarak verilmiştir. Fakat, ortada duran bir gerçek var, Kürt sözü gerçekten siyasi bir anlam kazandırılarak etnik bir kimlik şeklinde 18. yüzyıldan beri kullanılmaktadır. "Ekrad" sözünün ise belki de binlerce yıllık bir yaşı vardır ve bu söz demografik bir anlam taşımaktadır.
Mesela; Ekrad-ı Yörükan ya da Ekrad-ı Türkmen gibi tamlamalar, demografik anlam yüklüdür ve bir yaşam şeklini belirtmektedir. Yörük gibi yaşayanlar, Türkmen gibi yaşayanlar… Bunlar bir kabile mensubudur, aşiret mensubudur, boy mensubudur, ama yaşam şekilleri aynen Yörükler ve Türkmenler gibidir, yani göçerdirler, yerleşik hayatı benimsememişlerdir.
Kürt ya da Kürtler dendiği zaman, anlaşılan, etnik bir yapı değil, konar-göçer bir topluluktur. Yani gerçeğine bakarsanız, Kürt sözünün Kürtler arasında bile bir anlamı yoktur. Siyasi hesaplar, bu söze etnik bir anlam kazandırmayı gerekli gördüğü için, bir topluluk ismi olarak yayma çabası gösterilmiş ve sözün "yaşam biçimi, şekli" anlamı yok edilerek etnik bir özellik kazandırılmıştır.
Kürtler yapıları gereği devlet sahibi olamazlar
Şimdi bu sözün getirdiği yaşam biçimine biraz değinelim. Azerbaycanlı ünlü alim Prof. Dr. Firudun Ağasıoğlu, "Kürtler, Zağnos dağlarında oturan kabile, aşiretler topluluğudur. Yağma ve çapulla geçinirler. Konar-göçer bir halktır." diye yazar. Zaten Kürt kelimesinin anlamı da "Konar-göçer, göçebe yaşam tarzını" benimseyen topluluktur.
Bugün Kürtler, daha ziyade, Türkiye-İran-Irak üçgenindeki sınır boylarında yaşayan bir topluluktur. Bu tür sınır toplumlarına "Frontier" toplumlar denir. Frontier toplumlar, birden çok krallık, imparatorluk, cumhuriyet gibi merkezi yönetimlerini kurmuş toplumların sınırlarında yaşarlar. Ülkelerin sınırları, savaşlar, özel anlaşmalar gibi nedenlerle tarihin içinde değişikliğe uğrayabilir. Bu nedenle, sınır toplumları tarih içinde, aynı coğrafyada yaşamış olsalar da değişik ülkelere tabi olabilirler. Tıpkı Kürtler gibi. Bugün Kürtler, Türkiye, İran ve Irak, hatta Suriye devletlerine bağımlı olarak yaşamaktadırlar.
Türkiye gibi aralarında dil, tarih, ülkü ve hâkim etnik birlik gösteren ülkelere göre, sınır topluluklarının kökenleri hetorojendir (ayrı cinsten, ayrı kandan). Bunlar çeşitli etnik gruplara mensup aşiret, kabile ve boy halinde ya da topluluğu halinde yaşarlar. Bu yüzden devlet kuramazlar. Devlet sahibi olamazlar ve hakim etnik birlik oluşturamazlar. Mensubiyet ve kimlik hislerinden yoksun oldukları için, kolaylıkla başkalarının siyasi emellerine hizmet edecek oyunlara katılırlar. Bu yüzden, sınır toplumları oturdukları bölgelerde devamlı sorun çıkarırlar. Son yüz yıllık tarihe baktığımız zaman, sadece Türk devletine karşı çıkarılan on yedi Kürt isyanı olduğunu görebiliriz. Molla Mustafa Barzani'nin ve oğlu Mesut Barzani'nin Irak hükümetlerine karşı çıkardığı isyanları ve devamlı sorun çıkarmalarını da buna ekleyebiliriz.
Kürtlerin ortak bir dili yoktur
Kürt toplulukları hetorojen oldukları için, ortak bir dilleri yoktur. Hatta daha ileri giderek şunu da söyleyebiliriz: Kimin Kürt olduğu, kimin Kürt olmadığı, kimin Kürtçe konuştuğu, kimin konuşamadığı bile belli değildir. Aslında Zorani, Kurmançi ve Zaza lehçeleri dedikleri lehçeler arasında bir ortaklık olmadığı gibi, anlaşma sağlamak da mümkün değildir. Halbuki, iki ayrı devletleri olmalarına ve aralarında üç bin kilometreden fazla mesafe bulunmasına rağmen Azer lehçesi ile Anadolu lehçesinin ortak gramer kuralları olduğu gibi, bu lehçelerde anlaşmak da oldukça kolaydır. Çünkü, lehçeler farklı olsa da dil ortaktır ve Türkçedir. Kendilerine Kürt diyenlerin ortak bir dili yoktur ve Kürtçe diye bir dil bu yüzden hiç olmamıştır. Konuşulan dil, aşiretlerin, kabilelerin dilidir. Ulus dili değildir. Bunu, farklı lehçe dedikleri ile anlaşamamaları açık olarak gösterir.
Ulus olamayanların tarihleri de olmaz
Henüz millet olamayanların, dilleri olmayanların, devlet geleneği bulunmayanların, tarih boyunca, aşiret ve kabile olarak yaşayanların tarihleri olamaz. Çünkü, tarih yapmak için, millet olmak, medeniyet kurmak, dil, yazı, kültür yaratmak gerekir.
Yukarıdan beri ortaya koyduğumuz kanıtlar, Kürtlerin millet olmadıklarını, ortak bir dilleri olmadığını, ortak bir yazılarının ve kültür varlıklarının bulunmadığını göstermektedir. Bu yüzden Kürtlerin devleti olmadığı gibi, o devletin tarihini verecek tarihleri de yoktur. Tarih için, arkeolojik bulguların, yazılı metinlerin, buluntuların, efsane ve mitolojinin gerektiğini yukarıda belirtmiştik. Kürtlerin ne yazılı metinleri, ne arkeolojik buluntuları, kalıtları, ne de efsane ve mitolojileri vardır.
Demirci Kava Efsanesi diye anlatılan hikaye bile onlara değil, Medlere (Perslere) aittir ve Kürtlerle yakından uzaktan bir ilişkisi yoktur. Kürt yapılan Zerdüşt, Babek, Nurettin Zengi gibi isimler kesin olarak kanıtlanmıştır ki, Türk ulusunun kahramanlarıdır. Zengilerin Türk boyu olduğu artık kesin olarak kabul edilmişken, boy başçısı Nurettin Zengi'nin Kürt olduğunu iddia etmek, havanda su dövmek gibi bir şeydir.
Birinci Genel Müfettiş Abidin Özmen'in İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya verdiği 1936 tarihli raporda; Ermeniler tarafından Erivan'da toplanan Kürdoloji kongresinde alınan kararlardan birinin "Kürtlerin aslını eski olaylara dayandırarak bulmak ve bir Kürt tarihi yazmak" olduğu belirtilmiştir. Bu alınan karar, Kürtlerin bir tarihi olmadığını, onlara siyasi bir kimlik kazandırabilmek için bir tarih yazılması gerektiğini açık olarak göstermektedir.
Tarihin eski olması için de, eski olaylara dayandırılması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Kürtlere tarih yazma çabaları
Rus bilim adamı Minorsky, Kürtlere bir köken efsanesi yaratabilmek için, eski Mezopotamya kavimleri ile Kürtler arasında bağlantı kurmaya çalışmış ve Medleri Kürtlerin atası olarak göstermek istemiştir. Bruinessen, Minorsky'nin bu tezini çürütmüş, Minorsky bu sefer Urartuları, Kürtlerin atası olarak ilan etmekten çekinmemiştir. Fakat, Nöldeke, M. Hartmann ve Wisbach gibi araştırmacılar, Minorsky'nin bu tezini de çürütmüşlerdir.
Peter Lerch, Kürtlerle Keldaniler arasında ilişki kurmuş, Said-i Kürdi de bu masala inandığı için, 1908 inkılabının getirdiği özgürlük ortamı içerisinde Beyazıt Meydanı'nda yapılan bir mitingde yaptığı konuşmaya "Ey Keldanilerin torunları, Ey Keldanilerin varisleri" hitabı ile başlamıştır (Said-i Kürdi'nin, bugün Said-i Nursi olarak takdim edildiğini de hatırlatalım). Dilbilimci F. Rödiger ve A. F. Pott, Kürtçe denilen dil ile Keldani dili arasında karşılaştırmalar yapmışlar ve Kürtçe adıyla yaratılmak istenen dilin Keldani kökenli olduğu iddiasını kesin bir şekilde reddetmişlerdir.
Şeyh Sait ve Dersim isyanlarına karıştığı için yakalanması istenen İhsan Nuri, kaçıp sığındığı İran'da, İranlıların desteği ile kurduğu Nejad-ı Kurd adlı Türk düşmanı enstitüde yazdığı bir kitapta "Ermeniler ile Kürtler aynı soydandır ve Ermeniler ‘Hıristiyan Kürtlerdir', Zerdüşt de bir Kürt peygamberidir." demiştir. Nuri, Nemrut'u da Kürt yapmıştır. İhsan Nuri, Minorsky'ye, Peter Lech'e, Nikitin'e, Said-i Kürdi'ye inanmamış olmalı ki, Kürtlere yeni bir ata (Ermeniler) bulmuş ve Kürtlerle Ermenileri aynı soydan ilan etmiş.
Kürtler: Atasız ve tarihsiz bir topluluk
Yukarıda kısaca değindiğimiz hususlar Kürtlerin atasız ve tarihsiz bir topluluk olduklarını açık olarak ortaya koymaktadır. Kendilerini Medlere, Urartulara, Keldanilere, Ermenilere dayandırmaya çalışan bir topluluğun hiç biri olmadığı kesindir.
Ünlü Rus tarihçisi İ. N. Gumilev'e göre: Atasız ve tarihsiz toplumların ortak bir dili yoktur. "… Alfabesi, yazılı edebiyatı, ortak bir tarihi de yoktur. Bu tip topluluklarda küçük bir gurubun dili ön plana çıkar ve zamanla o topluluğun dili haline gelir ama, bu dil çok melez bir dildir… Bunlar kendi bölgelerinde eskiden yaşamış hemen herkesi sahiplenirler ve atasız topluluk bir anda çok atalı bir topluluk haline gelir." Burada anlatılan atasız ve tarihsiz toplumun, yukarıda bizim anlatmaya çalıştığımız toplum ile ne kadar örtüştüğünü görüyorsunuz.
Atasız toplumların etnoslaşması bir siyasi süreçtir ve şüphesiz bunun temelinde de etnik bir hikaye, masal vardır. Etnikliğin olmayan hikayesi vardır. Kürtlerin kendilerini bu kadar etnisiteye dayandırmaya çalışması, kendilerine bir ata araması, olmayan etnik hikayeyi uydurmak içindir.
Matematikte bir kural vardır: sıfırın, yani olmayan bir şeyin, sıfırla, olmayan bir şeyle, toplanması sıfır, yani olmayan şey olur.
Ulus yok, tarih yok, dil yok, yazılı edebiyat yok, yazılı belge yok…
Bu kadar yoktan var çıkması nasıl mümkün olur?
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!..

Kürtçe'nin tarihteki yeri: "…" (XX)

Osmanlı Mebusan Meclisi'ndeki Türkçe tartışmaları
Kayıtlara göre, Meclis'teki ilk Kürtçe konuşma, 6 Kasım 1991'de Meclis Genel Kurulu'nda Leyla Zana'nın yaptığı Kürtçe yemindir.
Gösterilen tepki linç düzeyine ulaşmıştı. HEP kapatılmış, Leyla Zana ve arkadaşları DEP'i kurarak Meclis'te bir süre daha kalmışlar, sonra yaka paça gözaltına alınarak tutuklanmışlardı. 2 Mart 1994'te 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Zana, 8 Haziran 2004'te, 10 yıl sonra da tahliye edilmişti.
Anlayacağınız, 20 yıl önce Meclis'te Kürtçe konuşmanın bir yaptırımı ve cezası vardı. 20 yıl sonra ise ancak ve ancak bir tartışma konusu olabilmektedir. Vekillerimiz ve bakanlarımız son derece medeni bir şekilde ve hatta birbirleriyle Kürtçe de konuşarak Kürtçe konuşulup konuşulamayacağını tartışmaktadırlar.
Biz 20 yıl değil de daha da gerilere gidelim. Tam 100 yıl öncesine…
1910 yılı Osmanlı Mebusan Meclisi'ndeki "Türkçe" tartışmalarına…
Hani şu dağılmak üzere olan, toprakların lime lime olduğu, her etnik grubun kendini ayrı bir kimlikle ifade ettiği, işgal öncesini yaşayan ve savaşların ortasında olan, iç karışıklıkların hat safhada olduğu Osmanlı'nın son Meclislerinden birine…
Tarih 3 Şubat 1910…
Görüşülen yasa tasarısının adı "Kavanin ve Nizamatın Suret-i Neşr ve İlanı Hakkında Kanun"dur.
Yani kanun ve yönetmeliklerin nasıl ilan edileceğine dair bir yasa tasarısıdır ve dört maddeden oluşur.
Ancak tartışmalar daha çok "ilanın hangi dille yapılacağına dair" olan ikinci madde üzerinedir.
Bu meclisteki Ermeniler, Rumlar ve Araplar kanun ve yönetmeliklerin ilanının "Türkçe" olarak yapılmasına şiddetle karşı çıkarlar. Onların teklifine göre her bölge için ve her etnik gurup için kanunların ayrı ayrı tercümesi yapılıp yayınlanmalıdır.
Bu "dağılma" öncesi meclisinin vekilleri sanki 100 yıl sonrasının Meclis'inde konuşuyor gibidirler..
Ya da 100 yıl sonrasının vekilleri bu Meclis'te…
Maddeyle ilgili olarak ilk sözü alan İstanbul Mebusu Rum Kozmidi Pandelaki Efendi'dir: "Türkçe'yi halkın bir kısmı anlamamaktadır." der.
Ona göre "Osmanlı Devleti'nde resmi lisan Türkçedir. Bu inkar edilemez bir hakikattir. Fakat resmen kabul edilen ahval ile, cereyan eden ahval arasında fark vardır. Mesela, Osmanlıların hepsinin resmi lisan olan Türkçeye vakıf oldukları farz olunur kaidesi resmi olarak kabul edilmişse bile, hakikatte Osmanlı memleketinin her yerinde yerleşmiş bütün Osmanlılar Türkçe lisanına aşina mıdır ve bu lisanla yapılan ilanları anlayabilirler mi meselesini tedkik edersek zaruri olarak binlerce kişinin Türkçeyi anlayamadığı, Türkçe neşriyatın içeriğinden haberdar olmadıkları sonucu çıkacaktır."
Ancak onun bu sözleri gürültüyle karşılanır!
Ankara mebusu Mehmed Talat:
"Türkçe öğrenmeye gayret etsinler. Avrupa'da lisan-ı resmide olmayan tiyatroyu bile oynatmazlar." diyecektir.
(Haldun Dormen'in Kürtçe tiyatrosu gözünüzün önünden geçer ve o tiyatro oyununa akın akın koşan vekiller, devlet büyükleri...)
Tokat mebusu İsmail Paşa daha da sinirlidir: "İtalyanca öğreneceklerine Türkçe okusunlar da öğrensinler." diyerek itiraz eder.
Sonra Serfice Mebusu Rum Yorgo Boşo söze atlar. (100 yıl sonrasının Tayyip'i nasıl "milli irade" kavramını suistimal ediyorsa o da "milli hakimiyet" kavramını öyle suistimal edecektir):
"Hakimiyet-i milliye yalnız Türkçe konuşanlardan oluşmamaktadır" der. "Hakimiyet-i milliye diğer muhtelif lisanlardan da müteşekkildir. Siz bu ihtiyacı düşünmeye mecbursunuz, siz düşünmezseniz, o ahali yarın kalkar suistimal ettiğiniz hakimiyet-i milliyeyi elinizden alır. Onun için Meclis'te kanunları yaparken halkın bunları nasıl anlayacağını da düşünmeliyiz, bir genel kaide koymalıyız ve çeşitli dairelere ve nahiyelere dağıtılsın ve resmi lisandan başka mahalli dillere de tercüme edilerek ahaliye neşr ve ilan edilsin."
(Rum Yorgo Boşo, Güneydoğu Belediyelerinden bahsetmektedir sanki… Çeşitli dairelere ve beldelere gönderilen Kürtçe yazılardan, yapılan Kürtçe duyurulardan ve ilanlardan…)
"Siz istediğiniz kadar korkun"
Halep Mebusu Ali Cenani Bey, bütün bu itirazlara, "Bizim memleketimizde 2-3-5 değil 20'den fazla lisan konuşuluyor. Bunların her biri, her bölgede başka türlü tekellüm ediliyor, hükümetin bunların her biriyle ilan çıkarması mümkün değildir." diyerek cevap verir.
Bu kez bir Arap Mebus itiraz eder. Divaniye Mebusu Şevket Paşa…
Ona göre, kendi seçim bölgesinde öyle köyler vardır ki, içinde Türkçe bilen bir kişi bile yoktur. Türkçe bilenler sadece merkezlerde, o da bir iki kişidir. Bu sebeple halkın mevcut kanun ve nizamları öğrenmesi kesinlikle gereklidir, dolayısıyla resmi lisan yanında halkın konuştuğu dille de yayınlanmalıdır.
Ermeni Mebus Ohannes Varteks: "Yalnız Türkçe duyuru bir haksızlıktır. Üstelik bunun resmi lisana hiçbir zararı olmayacaktır. Öyleyse neden korkuyor, masraftan kaçınıyorsunuz?" diye sorar.
Kütahya Mebusu Cemal Bey "Masraftan kaçındığımız için değil ‘birleşelim' diye yapıyoruz." cevabını verecektir!
Yasa tasarısının birinci müzakereleri bitirilip tekliflere geçildiğinde Kozmidi Efendi ile Rum, Ermeni ve Arap 16 mebus, ikinci maddenin son fıkrasının "ve ahali-i mahalliyenin anladığı lisana göre süver-i münasibe ve mümkine ile neşr ve ilan olunacaktır." şeklinde değiştirilmesi ile ilgili önerge vereceklerdir. Kozmidi Efendi önergeyi savunurken, "Meclis'te bir halet-i ruhiye görüyorum, mahalli lisanlar denildi mi bir korku, bir ürkme söz konusu oluyor." der.
"Yok" sesleri yükselir.
Kozmidi Efendi devamla, "Siz istediğiniz kadar korkun, fakat bugün halkın bir kısmının sadece kendilerinin anladığı bir lisanı var. Bu bir emr-i vakidir. Onlar Türkçe'yi anlamıyorlar. O halde halkın anladığı dilde de neşr ve ilan edilmelidir." diyecektir.
Önerge o gün için reddedilir ancak tartışmanın sonuna doğru şiddetle Türkçeyi savunan vekillerde bile bir yumuşama olmuştur.
Alışmışlardır…
Son olarak konuşan Menteşe Vekili Halil Bey, "Maksat ahalinin kanunları bilmesi olunca mahalli dillere tercüme edilmesinde veya muhtelif lisanla neşredilmesinde bir beis yoktur." diyerek orta yol bulmaya çalışır.
Ancak kulaklarda kalan Kozmidi Efendi'nin "Siz istediğiniz kadar korkun." tümcesidir. Devamı "biz yapacağımızı yaparız"dır kuvvetle muhtemel…
İşte Osmanlı bu ortamda dağılır…
Bu tartışmaların ardından birkaç yıl sonra İzmir ve İstanbul işgal edilir…
O Meclis'te demokratça tartıştığımız Rum ve Ermeni vekillerin temsil ettiği "kardeşlerimiz" işgal ordularına katılıp Türk komşularının kanına girip Türk kızlarının ırzına geçmeye başlarlar.
(Bu arada, o meclisin Hakkari Mebusu Taha Efendi'nin "kanun ve nizamların halka anlatılması gerektiğini" düşündüğünü de not edelim. "Mahalli lisanlara tercüme konusunu kendisi Kürt olduğu halde önermediğini, buna karşılık hükümetin de gereken vasıtalarla halkı, yasaların muhteviyatı hakkında bilgilendirmesini" ister.
Anlaşılan henüz Kürtçe diye bir şey icat edilmediği için olsa gerek, Ermeniler ve Rumlar dururken, "Kürtlük mefkuresi" henüz piyasaya sürülmemiştir.)
O Meclis'te demokratça tartıştığımız Ermeni ve Rumlar önce "sivil toplum örgütlerinde", "derneklerde" örgütlenirler Türklere karşı; Mavri Mira, Trakya ve Yunan Komitesi, Kordos Cemiyeti, Pontus Rum Cemiyeti, Taşnak ve Hınçak örgütleri, Ermeni İntikam Alayları gibi…
Sonrasında ise bildiğimiz kanlı savaşlar…
100 yıl sonraya geri döndüğümüzde o kanlı savaşların Türklerin lehine çevirmeyi başaran ve bunu bir milleti uyandırarak yapan Mustafa Kemal'in Meclisinde "Kürtçe konuşma yarışı" başlayacaktır. Hani öyle yasaların Kürtçe tercümeleri de yapılsın falan değil, alenen ikinci bir dil olarak Kürtçeyi kabul ettirme mücadelesi başlamıştır.
Ya küfrediyorlarsa?..
Geçtiğimiz hafta HSYK kanun tasarısı görüşülürken BDP'li Hasip Kaplan Kürtçe bir şiir okur ve TBMM'nin canlı yayınında sesi kesilir. Oturuma ara verildikten sonra kürsüye gelen Sırrı Sakık da sözlerine yarı Türkçe yarı Kürtçe devam eder
BDPli vekillerin Kürtçe olarak konuştuğu bölümler tutanaklara ".." (xx) olarak geçirilir. Yani Türkçe olmayan bir dil…
Kıyameti de bundan sonra daha çok koparmaya başlarlar. Kayıtlara Türkçe olmayan bir dil ya da bilinmeyen bir dil olarak geçmek istemezler ve önce kayıtlarda "Kürtçe"yi kabul ettirmek sonra da "Kürtçe ikinci resmi dil olsun" söylemine başlamaktır hedefleri…
Geçtiğimiz hafta böyle geçti…
Muhalefetten ses gelmedi ne yazık ki…
Kürsüye fırlayan ya da sözlerini kesmeye çalışan olmadı.
Bir tek Kamer Genç itiraz ediyordu "Küfretseniz anlamayacağız." diye.
Ancak her gün zaten küfrediyorlar.
Atamıza, vatanımıza, bayrağımıza, toprağımıza, yedi ceddimize küfrediyorlar.
Üstelik bunu da Türkçe yapıyorlar, bal gibi anlıyoruz!
Sonra sazı Bülent Arınç aldı eline TBMM bütçe görüşmeleri sırasında. Güya Meclis'te Kürtçe konuşulmasına karşı çıkıyordu. Ancak sözlerine Kürtçenin "Bilinmeyen bir dil" olarak tutanaklara geçirildiği eleştirisine karşılık, kimsenin Kürtçeyi inkar edemeyeceğini, bu dilin binlerce yıllık geçmişinin, gramerinin ve folklorunun olduğunu, geçmişte birilerinin bu dili yasaklayarak büyük bir haksızlık ve saygısızlık yaptığını söyleyerek başlıyordu. (Atatürk'e hakarettir.)
Kürtçe'yi aşağılamayı, inkar etmeyi "rezillik ve büyük bir kötülük" olarak nitelendiriyor ancak sorunun kimsenin Kürtçe bilmemesi olduğunu söylüyordu. BDP'lilerin kendilerinin bile Kürtçe bilmediğini, Kürtçenin anlaşılmadığını bu yüzden karşı olduğunu söylüyordu. Türkçe konuşulmasının pratik bir sebebi vardı onun için: "İhtiyaç"! Arınç kendisinin de Kürtçe bilmediğini, sadece "Allah sizden razı olsun" demeyi bildiğini ilave ediyor ve bunu Kürtçe söylüyordu!
BDP'li Sırrı Sakık da Kürtçe cevap veriyordu karşıdan "Allah sizden de razı olsun Kürtçe konuştuğunuz için." diyerek.
Böyle iktidara böyle terör örgütü elbette!
Başbakanı mitinglerde meydanlarda Kürtçe konuşur, bakanları Mecliste Kürtçe konuşur, milletvekilleri Kürtçe konuşur, sonra da PKK'lıları eliştirirler niye Kürtçe konuştunuz diye. PKK'lılar "Tayip Erdoğan kendisi Kürtçe konuşuyor, bizi konuşturmuyor." diye şikayet etmekte haklıdır aslında. AKP Kürtçe konuşulmasına karşı falan da değildir, tersine bunu kendisi yapar, bir yandan da PKK'ya karşı çıkıyormuş gibi Türk tabanına ulusalcılık oynar.
MHP sesini çıkarmaz, CHP'liler de "TBMM yayını kesiliyor, bu sansürdür." diyerek itiraz ederler…
Böyle muhalefete de böyle iktidar!
Sonra ertesi gün, bacağını terör örgütünün eylemlerinde polisle çatışırken kırmış bir kadın vekil çıkartırlar kürsüye. "To be or not to be" diyerek güya Kürtlerin var olma mücadelesine gönderme yaparak entellik yapmaya, bir yandan da bunu Kürtçeye çevirerek kürsüde Kürtçe konuşanlar kervanına katılmaya çalışır Sevahir Bayındır..
Kürsü "evet-hayır" tipi bir yarışmanın sahnesi olmuştur. Kürtçe konuşmayan yanmaktadır belli ki her gelen üç beş cümle sarfedip yerine oturmaktadır.
Sonra Diyarbakır'dan telefon bağlantısı…
"İki dilli hayat için düğmeye bastık"
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, "Hükümetin yasal adımlar atmasını beklemeyeceklerini, bundan böyle bölgede iki dilli hayat yaşanacağını" söylüyordu. Aldıkları karara göre;
1- Kentin giriş ve çıkışlarına Kürtçe tabelalar koyacaklar.
2- Esnaf alışverişte anadili olan Kürtçeyi kullanacak
3- Ticarethane isimleri Kürtçe olacak.
4- Markalar ve menüler Kürtçe olacak.
5- Bölgenin tamamı 2 dilli olacak. Türkçe-Kürtçe, Türkçe-Süryanice, Türkçe-Arapça.
Bülent Arınç ne diyecek peki buna? Biz bu dili anlıyoruz derlerse buna ne diyecek?
Şimdiden 750 çöp bidonunun üzerinde Kürtçe "Sur Belediyesi" yazıyor!
Tartışmayı ihtiyaç üzerinden açarsanız, ulusal kimlikten, üniter yapıdan, Türklükten bahsetmezseniz birileri karşınıza çıkar ve "Benim ihtiyacım budur." der. "Çöp bidonumda Kürtçe yazsın!"
1910 yılının Meclis'inde Ermeni ve Rum mebusların istediği şey de buydu: Günlük hayatta etnik diller konuşulsun!
Ne kadar masum, ne kadar temiz değil mi?
Yine geriye dönelim… Bunu isteyen "iyi niyetli" temsilcilerin Türklüğü ve Türk'ü yok etmek için intikam tugayları kurarak emperyalistlerle nasıl işbirliği yaptıklarını hatırlayalım…
O dönem Meclis kürsülerinden tehdit ediyorlardı, Meclis kapanınca soluğu komitelerde aldılar! Türkçe'ye küfrediyor, bayrakları yakıyorlardı..
Ancak her işgalin bir direnişle devam etme şansı vardır.
O dönemin tarihi kesintiye uğratan Mustafa Kemal gibi bir şansı vardı ve Türklük bilinciyle bir direniş başladı.
Etnikçiler azınlık olarak tarihteki yerini aldı, Osmanlı Meclisi de tarihin karanlığına gömüldü.
O Meclis'in hepsi hain miydi peki? Elbette hayır!
1910 Meclis'inden de elbette Mustafa Kemal'e destek verenler çıkmıştı. O dönemin Halep vekili, sonrasının Gaziantep vekili Ali Cenani Bey örneğin…
Yüz yıl sonra da yine ya hainlerden olmak ya da "kurtuluş" mücadelesine omuz vermek.
Mecliste Kürtçe yarışına katılmak ya da o kürsüye çıkıp "Vatandaş Türkçe konuş" diye haykırmak!
Seçim onların…
(Bu kanun görüşmeleri için Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr Ayfer Özçelik'in "Osmanlı Mebusan Meclisi'nde Türkçe Tartışması" adlı makalesinden yararlanılmıştır.)

Bilinen en eski tarihinde bir TÜRK yurdu Diyarbakır

Bilindiği üzere bugün Diyarbakır ismi ile bildiğimiz vilayetimiz önce Yahudi kavmine Tevrat'ta vaat edildiği söylenen daha sonraları 1945 yıllarında Amerika'da "New World Order" ismindeki proje kapsamında yer almış ve bugün anılan ismiyle Büyük Ortadoğu Projesi ismiyle bu ütopyanın içinde yer almaktadır.
Bilinen en eski kaynaklarda bu coğrafyanın bir Türk yurdu olduğu akademik olarak ispat edilmesine rağmen, bugün ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi bu bağlamda Ermeni ve Kürtlerin eskiden süregelen yurdu olarak telaffuz edilmektedir.
Oysaki bu coğrafya pek çok sosyolog-araştırmacı tarafından araştırılmıştır, bunlardan bir tanesi de Halis Ataksor'dur. Halis Bey Ulucami ve Diyarbakır kitabelerini okuyarak bu araştırmalarını 1922 yılında Ziya Gökalp'in Küçük Mecmua'sında neşretmiştir.
Diğer yandan araştırmacı Maspero "Historie Ancienne Des Peuples de l'orient" adlı eserinde "Komuklar bir zamanlar bütün Küçük Asya'ya sahip olan Hitit İmparatorluğu'nun çekirdeğini teşkil etmişlerdir." demektedir.
Halis Bey ise makalelerinde El-Cezire Harabeleri'nden çıkarılan yazılı taşlardan elde edilen bilgiler ışığında şöyle demektedir:
"El-Cezire Harabeleri'nden çıkarılan yazılı taşlar ve tuğlalar, Asur ve Kalde (=Keldaniye) tarihlerindeki karanlık noktaları aydınlattığı sırada Diyarbakır vilayetinde de Asur krallığı zamanında bir Komuk elinin varlığını ortaya koydu."
G. Maspero, eski Doğu kavimlerinden bahseden meşhur tarihinde bu Türk elinin Diyarbakır vilayetini tamamiyle kapladıktan başka Fırat'ın öte tarafınada taştığını küçük bir harita üzerinde göstermiş oluyor. Ve buna bağlı olan kabileleri de sayıyor.
Batman ve Savur sularından Maraş yanlarına, Gölcük'ten Viranşehir ve Derik'in güneyindeki ovanın başladığı yerlere kadar geniş bir alana yayılan Komuk eli, zamanın en büyük fatihlerini kendi istiklallerine saygı duyduracak derecede kudretliydi. Bu kuvvet onun (Komuk elinin) daima kendi milli hükümdarları idaresinde, bağımsız veya yarı bağımsız yaşamasını ve altı yüzyıl kadar yukarı El-Cezire'ye hakim kalmasını sağlamıştı. Hatta Asurluların en müteşebbis imparatoru olan III. Tiglat Pileser bile Asur devletine bağlı bütün ülkelere Asurlu vali ve kumandanlar tayin ederek hepsini Asur vilayetleri haline çevirdiği halde, Komuk elinin o zamanki (M.Ö. 710) hükümdarı Gustaşpi'yi kendi topraklarında bağımsız olarak bırakmış ve yalnız belirli bir vergi almaya devam etmekle yetinmişti. Bundan daha sonraki Asur İmparatoru II. Sargon'un (M.Ö. 710) şimdiki Malatya (=Melitene) ve havaisini Komuk prensi Mutallu'ya bırakmış olduğu da tarihte yazılmıştır. Bundan da Komuk elinin son günlerinde bile küçülmüş değil, aksine daha büyümüş olduğu anlaşılıyor.
Komuklar tarihte Asur İmparatorluğu ile beraber ve belki de ondan daha önce yer aldı. Milattan önce 608 yılında Ninova (=Ninive) tahribinden birkaç ay önce mukaddes şehir Harran ve oradaki Sin mabedi Komukların soydaşları Kimmerler (=Kimaklar) tarafından yağma ve tahrip edildiği güne kadar varlığını korudu ve ancak bundan sonra bu havalide Komuk adı işitilmez oldu. Şimdi Kafkasya'da yaşayan ve Türkçe konuşan Komukların bunların akrabası olmaları kuvvetle muhtemeldir.
Komukların bu ilk tarihi aynı zamanda Diyarbakır'ın da en eski tarihidir.
Hal böyleyken, gerek Ermeni gerekse Kürtlerin bu coğrafya üzerinde aidiyet iddiası tümüyle geçersizdir.
Geçmişte Ermenileri kullanarak vatanı bölmek isteyen emperyalist güçler, bugün de yine geçmişte olduğu gibi Kürtleri kullanmaktadır.

Önce Vatan










Vatan istediler.Olur, veririz dedik,
Vatanı vereceğiz sandılar..
Biz size vatan değil,
Vatan uğruna canımızı veririz demek istedik....!

Vatan istediler.
Bizim değil ki dedik.
Vatanı sahipsiz sandılar,
Biz, bu vatan sahipsiz demedik,
Biz, bu vatanın emanetcisiyiz demek istedik....!

Vatan istediler.Şimdimi dedik...
Pazarlık yapıyoruz sandılar,
Biz, pazarlık yapalım demedik,
Ecelinize bu kadar erkenmi susadınız demek istedik...!

Vatan istediler..Alın dedik..
Bizi kendileri gibi dönek sandılar..
Biz alında sizin olsun demedik,
Alabiliyorsanız alında görelim demek istedik.....!

Vatan istediler.
Vatan verilirmi dedik,
Bizi vatansız sandılar,
Biz size bu vatan yalnızca bizim demedik,
Bu vatan Türküm diyen herkezin vatanıdır demek istedik...!
Ama siz anlamadınız..........