BDP'nin özerklik programının fikir babası Perinçek

Perinçek'in partisi ve dergisi PKK'yı nasıl destekledi
Perinçek, Bekaa’ya iki kez gidip Apo’ya gül vermişti. Geçtiğimiz günlerde Perinçek’in BDP milletvekili Sırrı Sakık’la rakı içerken resmi de yayınladı. Resimle ilgili Sakık şu açıklamayı yaptı: “Evet biz Doğu Bey ile sık sık bir araya gelirdik. Bizim arkadaşımız. O bizim partiye gelirdi, biz onun partisine giderdik. Zaman zaman birlikte yemek yerdik. Görüş alışverişinde bulunurduk. Doğu Perinçek benim sevdiğim, beğendiğim bir siyasetçidir.”
PKK'nın yan kuruluşu DTK'nın hazırladığı "Demokratik Özerklik" taslağı Türkiye'de büyük tepki topladı. Türkiye'nin açıkça Türkler ve Kürtlerin federal yönetimine dönüştüren taslak pek çok Türk'ün "insaf, bölücülük bu kadar da mı azgınlaşır" demesine neden oldu.
Ancak taslağı okuduğumuz zaman, biz TÜRKSOLU olarak pek şaşırmadık. Çünkü bu talepleri daha önce savunan birini biliyoruz: Doğu Perinçek.
Evet, yanlış okumadınız. DTK'nın ve BDP'nin bugünlerde büyük tartışma yaratan "Demokratik Özerklik" taslağı, yıllar önce Doğu Perinçek tarafından da dile getiriliyordu. Üstelik çok daha "ileri" taleplerle...
Sene 1991. Türkiye'de bir genel seçim yapılıyor. Seçimde PKK'nın yasal partisi HEP ile ittifak kurmuş, mecliste grup kurmaya çalışıyor. Perinçek liderliğindeki Sosyalist Parti (SP) ise seçime katılan diğer 5 partiden biri.
O yıllarda Perinçek'in çıkardığı derginin ismi ise 2000'e Doğru. O dönem bölücülük bugünkü gibi serbest değildi. PKK'nın yasal propaganda olanakları son derece sınırlıydı. İşte 2000'e Doğru ve Sosyalist Parti, bu konularda PKK'nın ihtiyaçlarını karşılıyordu. Örneğin SP'nin düzenlediği mitingler PKK'lıların boy gösterdiği, sloganlarını attığı eylemlere dönüşüyordu. Nitekim, SP o dönemde güneydoğunun pek çok ilinde binlerce kişinin katılımıyla mitingler yapmış ama seçimlerde toplam 100.000 oy anca alabilmişti. Yani mitinglerine katılan insan sayısının 10'da birinden bile az oy alarak dünya siyaset tarihine geçmeyi başarmış biridir Perinçek!
Bu garip durum bile SP mitinglerinin PKK destekli eylemler olduğunun göstergesi. PKK'lılar, SP'nin mitinglerine katıldı ama seçimlerde SHP-HEP ittifakına oy topladı. Böylece Perinçek "binde iki"lik kara yazgısından o seçimde de kurtulamadı.
2000'e Doğru ise o dönem Kürtçülüğün önde giden yayın organıydı. Derginin en önemli misyonu pek çok bölücü firkin ilk kez ortaya konduğu yayın organı olmasıydı. Örneğin, Türkiye'deki 47 etnik grubun haritaları ek olarak veriliyor, Kürtçü, Ermenici tezler manşetlerden savunuluyordu.
Ayrıca hemen her sayıda PKK liderleriyle röportajlar yer alıyor, "PKK Ordulaşıyor" gibi kapaklarla PKK'nın güçlendiği propagandası yapılıyor, "Ordu orman yakıyor" gibi manşetlerle ise Türk Ordusu'nun PKK'ya karşı mücadele azmi baltalanmaya çalışılıyordu.
Kısacası bugün Zaman'dan Taraf'a, Radikal'den Milliyet'e basınımızın yürüttüğü Ordu düşmanı, bölücülük yanlısı, PKK sempatizanı yayını o dönem tek başına 2000'e Doğru üstlenmişti.
Perinçek'in özerklik programı
İşte o günlerde, yani Perinçek'in partisi SP'nin PKK'lılarla iç içe geçtiği, dergisi 2000'e Doğru'nun PKK propagandası yaptığı 1989-90-91 yıllarında, SP Kürt Sorununa Çözüm Programı yayınlar. Tam ismi şöyledir: "Demokratik Federal Emekçi Cumhuriyeti."
Perinçek'in programını burada ayrıntılı incelemesini yapmayacağız. Zaten tam metnini yayınlıyoruz. Görüleceği üzere programda Türkiye Türklerin ve Kürtlerin federal cumhuriyetine dönüştürülüyor. Bugün BDP'lilerin savunduğu o çok tepki toplayan dört temel madde Perinçek'in programında da mevcut.
1. Ayrı meclis, ayrı bayrak, ayrı milli marş
2. Kürtçe resmi dil
3. Yerleşim yerlerine Kürtçe isim
4. Öz savunma gücü
Görüldüğü gibi BDP'lilerin fikir babası Perinçek. Yaklaşık 20 yıl önce aynı şeyleri savunmuş...
Perinçek'in programı BDP'ninkinden daha bölücü
Ancak Perinçek'in programında daha da bölücü maddeler var. Perinçek, "Kürt illeri" dediği şehirlerimizde bir referandum yapılmasını ve bağımsız bir "Kürdistan" isteyenlerin de bu referandumda özgürce propaganda yapabilmesini istiyor. Zaten programının ilk maddesine de Kürtlerin isterse ayrı bir devlet kurabileceğini yazmış.
BDP'liler bile bu kadar ileri gitmedi!
Tabii, bu bir süreç meselesi. BDP'liler bugün savundukları "demokratik özerklik" programını da dün dile getiremiyorlardı.
TÜRKSOLU'nun yıllardır yaptığı uyarıların da ne kadar haklı olduğu bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bölücülüğün tavizler vererek durdurulamayacağını defalarca kez söyledik. Ancak özellikle AKP iktidarı, taviz üstüne taviz verdi ve görüldüğü gibi BDP'liler artık açıkça özerklik isteyecek noktaya geldiler.
Taviz vermeye devam edilirse bir adım daha atıp "referandum" isteyecekleri, Kürtlere ayrı devlet kurma hakkı tanınması gerektiğini söyleyecekleri ortada.
Zaten fikir babaları Perinçek de yıllar önce öyle buyurmuş...
Perinçek: "Atatürk milliyetçisi değilim"
İlginç olan bir başka nokta ise Perinçek'in bu program nedeniyle açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesinde verdiği savunma. BDP'lilerin bugün söylediklerine ne de çok benziyor... Şöyle demiş Perinçek:
"Biz bastırmanın karşısındayız. Açık söyleyeyim, bastırarak bu sorunların çözülmeyeceğini bir kere daha göreceğiz. Bastırarak bu sorunlar ertelenir. Beş sene ertelersiniz, 10 sene ertelersiniz, bakın erteleyememiştir. Dersim isyanı bastırıldı, 1925'te Şeyh Sait isyanı bastırıldı, Ağrı-Zilan isyanları bastırıldı, çözüldü mü? Biz de diyoruz ki, başka bir yoldan çözelim."
Ve o dönemki Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden'in "Türk milliyetçiliğine karşı mısınız?" sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Mecbur değilim Atatürk milliyetçisi olmaya... Partimiz milliyetçiliği bir ideoloji olarak benimsemiyor ve Türkiye'nin ihtiyaçlarına da uygun görmüyor... Atatürk milliyetçiliği bir kısmını dışlayacaktır."
İşte Perinçek gerçeği... 20 yıl önce savunduklarıyla bugün BDP'nin yolunu aydınlatıyor!
BDP’nin savunduğu özerkliği yıllar önce ilk Perinçek dile getirmişti:
Perinçek’in özerklik programı: Demokratik Federal Emekçi Cumhuriyeti

(Perinçek’in dergisi 2000’e Doğru’da defalarca yayınlanan bu metin, Sosyalist Parti’nin de programında yer alıyordu. İlk olarak 1991 genel seçimleri öncesi, 15 Eylül 1991 tarihli 2000’e Doğru’da yayınlandı.)
1- Kürt milleti, kendi kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterse ayrı bir devlet kurabilir. Emekçilerin çıkarı, tam hak eşitliği ve özgürlük temelinde, gönüllü birliği gerçekleştirmededir. Ayrılma hakkı gönüllü birliğin her zaman vazgeçilmez koşuludur.
2- Birlikte veya ayrı yaşamak milletlerin özgür iradelerine bağlıdır. Bu özgür iradenin ortaya konabilmesi için, Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda ayrılmayı savunanlar da özgürce propaganda yapabilmelidir.
3- Bugünkü tarihsel koşullarda, iki milletin emekçilerinin yararına olan çözüm, iki federe devletin eşit olarak katıldığı, demokratik federal bir cumhuriyettir. Bu federasyonda iktidar köylerden ve mahallelerden başlayarak, ilçelerde, illerde federe ve federal düzeyde demokratik seçimlerle belirlenen halk meclisleri aracılığıyla kullanılır. İlçe ve il yönetimleriyle, federal hükümetler ve federal hükümet, bu meclislerin yürütme organlarıdır meclislere karşı sorumludurlar.
4- Federal Halk Meclisi iki meclisten oluşur; Temsilciler Meclisi ve Milletler Meclisi.
Temsilciler Meclisi, belli sayıda yurttaşa bir milletvekili olmak üzere bütün yurt çapında yapılan seçimlerle belirlenir.
Milletler Meclisi, her federe devletten eşit sayıda seçilmiş üyenin katılımıyla oluşur.
Yasalar her iki mecliste çoğunluk oylarıyla kabul edilir.
Meclislerden birinin reddettiği yasa yürürlüğe girmez.
Çalışma Yasası, Ceza Yasası, Medeni Yasa, Yargı Usülleri yasaları bütün ülkede yürürlüktedir, federal organlarca kabul edilir.
5- Her federe devlette azınlıkların çoğunlukta olduğu ilçe ve illerde halk isterse bölgesel özerklik uygulanır.
6- Federal Anayasa, iki milletin ortak anayasasıdır. Her iki milletin ayrı ayrı çoğunluğu tarafından referandumla kabul edilerek yürürlüğe girer. Federe devletlerin arıca kendi anayasaları vardır. Federal Anayasa, federe cumhuriyetler tarafından enimsendiği ölçüde giderek artan unsurları kapsar.
7- Federal Cumhuriyet’in bayrağı ve marşı, Türklerin ve Kürtlerin ortak bayrakları ve marşlarıdır. Ayrıca her federe devletin kendi bayrağı ve marşı vardır. Federasyonun ismi tek bir millete dayandırılmaz.
8- Yurt savunması, savaş ve barış sorunları, uluslararası ilişkilerde temsil, anlaşmaları yapmak, federal organların yetkisindedir.
9- Her federe devlet, yabancı devletlerle ticari ve kültürel alanlarda doğrudan ilişkiler kurabilir, konsolosluklar açabilir.
10- Her yönetim kademesinde iktidar, bütünüyle halk meclislerinde ve bu meclislere karşı sorumlu olan yerel yönetimlerdedir. Bu yönetim sistemi dışında, merkezi idarenin atadığı valilikler, kaymakamlıklar, emniyet ve jandarma örgütü kaldırılır. Bu demokratik yönetim sistemi, aynı zamanda milli eşitlik ve özgürlüğü de güvence altına alır.
Yerel güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, köy gençlerinden oluşur ve köy kurullarının emrindedir.
11- Ulusal ve toplumsal gelişme yanında kardeşliğin de önünde engel oluşturan toprak ağalığı, aşiret reisliği ve her türlü ortaçağ ilişkisi köylülerin seferber edilmesine dayanan ve köylü komitelerinin önderlik ettiği bir toprak reformuyla kaldırılır.
Federal cumhuriyet, piyasa ekonomisinin derinleştirdiği bölgeler arası eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için, ekonomik bakımdan geri bölgelerin yatırım paylarını artırır. Böylece birliğin ekonomik temelini geliştirir ve pekiştirir.
Ekonomide tek bir federal istatistik sistemi uygulanır.
12- Her milletin, milli ve dini azınlıkların, dillerini ve kültürlerini geliştirme, siyasal çalışma ve örgütlenme hakları ve özgürlükleri güvence altındadır.
13- Resmi dil Türkçe ve Kürtçedir. Her federe cumhuriyette kendi dili esastır. Federal organların kararları iki dilde yazılır. İlkokuldan üniversiteye kadar ve bütün kültür kurumlarında, her iki dilden eğitim, araştırma, basın, yayın, radyo, televizyon vb. iletişim olanakları gerçekleştirilir.
14- Kürt milletinin demokratik kültürü, bugüne kadar uygulanan baskılara son verilmesi sayesinde özgürce serpilme olanaklarına kavuşur. İktidar organları, diğer ülkelerde bulunan Türkler ve Kürtlerle demokratik kültür alışverişinin özgürce gelişmesi ve bütün dünya halklarıyla ortak enternasyonal bir kültürün renkli ve çoğulcu bir ortamda boy atması için çalışır.
15- Bütün iktidar organları, toplum hayatında ve milletler arasında sorunları zor kullanarak çözen ve şiddeti kutsayan eski kültürün bütün temelleriyle tasfiyesi ve halk içinde barışçı, insana saygılı ve şiddeti hor gören enternasyonalist bir emekçi kültürünün yayılması için çalışır.
Yaşadığımız toprağın tarihini Malazgirt savaşıyla başlatan bağnaz milliyetçi kültüre ve her türden milliyetçiliğe karşı, ülkemizin tarihsel derinliklerinden bu yana çeşitli kavimlerin katkılarıyla zenginleşmiş kültür kaynaklarımızı arayan, koruyan, bu kaynaklardan beslenen, demokratik insan sever, evrensel ve enternasyonalist bir kültür geliştirilir. Ülkemizin evrensel kültür zenginliğini yansıtan yer isimlerinin değiştirilmesine son verilir, her yer bilinen ve yerleşmiş ismiyle anılır

İki dil ve özerklik Anayasa'ya aykırı

Türkiye bölünmenin son perdesini oynuyor.
Bugüne kadar "Kürt sorunu adı altında Türkiye Yugoslavya yapılmak isteniyor" deniliyordu. Bugün baktığımızda, ne yazık ki, bu kadar iyi niyetli olmadıklarını görmekteyiz.
Gazetemizin başyazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu'nun, 4-5 yıl önce yaptığı tespitlerin, bugün karşımıza teker teker çıkmış olduğunu üzülerek izliyoruz. Üstelik bu olanlara sesimiz de çıkmıyor. Ergenekon tertibi adı altında Türk askerine yapılan asimilasyon ve etkisizleştirme hareketi, korku imparatorluğu yaratarak, halkı sindirmiş durumdadır.
Son umut askerdi ama, ne yazık ki, Ergenekon tertibi ile asker de etkisiz hale getirildi. AKP'nin iktidarından bu güne kadar, terör neredeydi şimdi nerede? Anlayacağınız nerden nereye geldik.
Teröristbaşını sorgulayan ekipte yer alan ve 2.5 yıldır Silivri'de tutuklu bulunan emekli Albay Hasan Attila Uğur, mahkemede şöyle demişti, "Terörist Öcalan sorguda ‘Sadece güneydoğuya değil, Türkiye'nin tamamına talibiz' dediğinde, ‘hadi lan!' demiştim, yaşananlarla görüyoruz ki doğruymuş. Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeler ihanettir. Herkes şahit olsun. Onlarla gelen bir afta beni buradan çıkaramazsınız. Onlarla aynı aftan yararlanmayı şerefsizlik sayarım."
Kürt-İslamcı hareketin planı Türkiye'yi Türksüzleştirmektir. Arkasındaki emperyalist efendilerle birlikte uyguladıkları proje, Türk'ün olmadığı bir Türkiye'dir. Ümmetçi gelenekten geldikleri için ulus devletin ne demek olduğunu bilmeyen AKP iktidarının, Türkiye'yi resmen bir felakete sürüklediğini ibretle izlemekteyiz.
Ülkenin bölünmez bütünlüğünü koruyacak ordumuz dahi kalmamıştır artık. Faşist bölücülerin hedefi haline gelmiştir Türkler.
Mersin olayı Türkler için bir çağrıdır
Nitekim son olarak Mersin'de yaşanan olay bunun ne kadar doğru olduğunu bize bir kez daha göstermiştir. Mersin'de oto galerici Metin Baydar, yeğeni Ş.P. ile birlikte, Derviş Tümüklü'nün sahibi olduğu DT Jasmin Türkü Bar'a gider. Baydar, bir ara sahnedeki türkücü Sarp Öztürk'ten Kürtçe söylemesini ister. Ancak, Öztürk, Kürtçe türkü bilmediğini dile getirerek bu isteği yerine getiremez. Sinirlenen Baydar, yeğeniyle birlikte saat 01.00 sıralarında bardan ayrılır. Yaklaşık bir saat aradan sonra geri gelen Metin Baydar tabancayla, evine gitme hazırlığındaki, evli ve 1 çocuk babası Sarp Öztürk, gitarist Göktay Okçu ve garson Ramazan Koç'a kurşun yağdırdıktan sonra kaçar.
Ne yazık ki "bu haberleri görmek yüreğimizi yakmış olsa da" tarih bizleri haklı çıkarmış, yıllardır yazdıklarımızın bugün teker teker karşımıza çıktığını göstermiştir.
Terör dünyanın neresinde olursa olsun açılım yaparak veya masaya oturularak çözülmemiştir, çözülemez de. Aksine açılımla beraber masada çözülen terör olmaz, ülkenin bölünmez bütünlüğü olur. Nitekim tarih örneklerle sabittir. Osmanlı padişahları da aynı hatayı yaparak Osmanlı'nın çöküşüne imza atmış bulunmaktaydı ama biz tarihten bir türlü ders almasını öğrenemeyen tek millet olarak tekrar tarihe geçeceğiz.
Geçmişini bilmeyen milletlerin geleceğine yön vermesi mümkün değildir. Bu düşünceyle yola çıkarak tarihten ders çıkartmak zorundayız, aklımızı başımıza toplamamız gerekmektedir. Dün Mersin'de meydana gelen olay yarın Türkiye'nin her mahallesinde yaşanacak kadar ciddi boyuttadır.
Yok edilmek istenen Türk örgütlenmek zorunda
Bu ülkede bunlar olurken kimseyi yanınızda bulamayacaksınız. Son umut olan asker, ne yazık ki, Ergenekon tertibiyle teslim alınmış, eli kolu bağlanmış durumdadır. Artık sesi çıkamayacak kadar etkisiz hale getirilmiştir, sesini çıkaran komutanların karşısına Ergenekon tertibi çıkarılarak "susun" denilmektedir. Genel Kurmay Başkanımızın adeta ağzı var dili yok, tüm bu olanlara düne kadar sesi çıkmadı, sonunda dün sesini duyduk. Genelkurmay, internet sitesinden bir açıklama yaptı eksik olmasın.
Ey Türkler, yalnızsınız! Tek umut birleşip ülkenin yönetiminde söz sahibi olmanızdır. Bu ülkeyi bölücüler, gericiler kurmadı ama bölücü ve gericiler yönetiyor. Bu ülkeyi atalarımız kurdu. Onlar arkasına İngiliz desteğini alarak bölüp parçalama planları yaparken, atalarımız bağımsızlığımız için Çanakkale'de, İnönü'de, Sakarya'da düşmanla savaşıyordu.
Ey Türkler, birleşin!
Ey Türkler, örgütlenin!
Ey Türkler, başka Anadolu yok!
Ey Türkler, Mustafa Kemal Atatürk'ün emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti'ne sahip çıkın!
Karşı tarafta bölücü, gerici bir hareket var. Terör yalnız Türkiye'nin doğusunda değil aynı zamanda batısındadır. Bugün Türkiye'de her mahallede bölücülük yapacak, yakıp yıkacak bir harekete ve güce ulaşmış durumdadır. Arkalarında ABD'si, AB'si, AKP'si bulunmaktadır. Dün Serap Eser'in molotofla ölümüne sebep olanlar, bugün 15 yaşında taş atan masum çocuklar olmuştur, yarın da öyle olacaktır. 15 yaşında taş atan masum çocuklar, yarın 25 yaşında terörist olarak, dağlarda Türk askerine kurşun atacaklardır. Bugün 15 yaşında taş atanı masum çocuk olarak görürsek, yarın karşınıza eli kanlı terörist olarak çıkacağını da kabul etmiş oluruz.
Bugün bölücülerin yaptığı tüm eylemler demokratik hak olarak kabul edilir. Demokratik hak molotof atabiliyor ama aynı demokratik hak yumurta atamaz.
Bu ülkede yaşayan herkes eşit haklara sahip bulunmaktadır. Bu ülkede seçme ve seçilme haklarından, iş kurma, fabrika açma, şirket kurma, seyahat etme, mal mülk edinme, devletin her kademesinde görev alma gibi tüm haklardan her vatandaş eşit şekilde faydalanmaktadır. Aksini iddia edebilecek ve iddiasını kanıtlayacak tezi olan varsa buyursun meydana çıksın.
Türkiye'nin geldiği son nokta ise bölücülüğün, gericiliğin ülkeyi Yugoslavya'nın bölünmesinden daha vahim bir noktaya getirmiş olduğudur. Yıllardır aydın olarak kabul ettiğimiz kesimlerin, liboşların Yugoslavya örneği boşa çıkmıştır. Bugün Türk'e bir karış toprak dahi çok görülmektedir. Geldiğimiz nokta, ne yazık ki, budur. Türk yok edilmek istenmektedir.
Bölücünün bile temsilcisi var ama Türk'ün yok
Türkiye'nin gelmiş olduğu noktaya bakacak olursak:
İmralı'dan bölücübaşının tehdit ettiği bir Türkiye var, üstelik bu tehditlere pabuç bırakmayacak irade, ne yazık ki, bulunmuyor. Aksine uzlaşan, bölücülüğe taviz veren AKP hükümeti, beraberinde ise CHP'si, MHP'si var.
Karşımızda Türkiye Cumhuriyeti'ne açıkça savaş ilan etmiş bir örgüt ve örgütün elebaşı var. Üstelik bu örgüt başının 30 bin kişinin katili olduğu ve katilliği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde tescillenmiş bulunmaktadır. Bu örgüt başı İmralı'dan Türkiye'yi yönetiyor, TBMM'de vekilleri dahi var.
Bugün bölücülüğün bile temsilcileri varken, ey Türkler, sizi temsil edecek haklarınız koruyacak temsilciniz mecliste bulunmuyor. Bugün mecliste vekil olarak tayin edilen temsilciler, bölücülüğün ve gericiliğin hizmetindeler. Bunun için birleşip ülke yönetiminde söz hakkına sahip olmak zorundasınız. Türkün iradesini savunacak Türkün kendisidir!
Ey Türkler, bugün ülkeyi bu hale getiren iktidar sahiplerinin arkaları sağlamdır. Emperyalist efendilerine sırtlarını dayamışlardır, onların tuzu kurudur. Halkı tarikatların ve bölücülerin eline teslim ederek sadakaya muhtaç ve cahil bırakmışlardır. Siz hiç fakir bir milletvekili gördünüz mü? Veya bir çiftçiyi vekil olarak görünüz mü? Göremezsiniz, ama teröristin milletvekili olduğunu hep beraber izledik, hapishaneden bir teröristin nasıl vekil olarak meclise gelip bölücülük yaptığını seyrettik.
Sonuçta olan yine fakir ve cahil bırakılmış halka olacaktır. Bunlar yıllardır üzerinde çalışılan uzun soluklu okyanus ötesi bir projedir. Bugün bu projeleri uygulayacak toplum mühendisleri vardır. Belinen nokta ise bu projenin son aşamasıdır.
İki dil ve özerklik Anayasa'ya aykırıdır
Bugün bu ülkede, ayrı bir dilden bahsediliyor.
Bugün bu dilin üniversitede enstitüleri açılmaya başladı.
Bugün bu dilin anayasaya girmesi konuşulmaya başladı.
Yarınki adım, bu ülkede, Anayasaya rağmen bu dili resmileştirmek olacaktır. Devletin resmi dili Türkçedir. Buda 1924'ten bu yana tüm anayasalarımızda değişmez ve değiştirilemez maddeler olarak açıkça belirtilmiş olmasına rağmen yapılacaktır.
Anayasa'ya rağmen özerklikten ve eyaletten bahsedilmektedir. Bugün Anayasa'da açıkça yazdığı üzere, "Türkiye Cumhuriyeti"nin resmi dili Türkçedir". TRT televizyonu devletin resmi televizyonudur ve henüz özelleşmemiştir, devleti temsil eder. Buna rağmen TRT Televizyonlarından Türkçe'nin haricinde farklı dillerde yayınlar yapılmaktadır. Bu yayınlar Anayasa'ya aykırıdır. TRT hala devletin televizyonudur. Bu duruma dava açacak bir savcı bu güne kadar çıkmadığı gibi vekiller de sessiz kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'ne, Atatürk ilke ve inkılâplarına, laikliğe karşı olan ve bunları hedefi haline getiren Kürt-İslamcı bir hareket var. Bu hareketin amacı Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısını ortadan kaldırarak, Anayasa'da değiştirilmez olan maddeleri değiştirmek. Yerine eyalet sistemini getirmek, Türkiye'nin yönetim şeklini ele geçirmek, Türkiye'yi Türksüzleştirmektir.
Türkiye Cumhuriyeti, tek millete dayalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir ulus devletidir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, ölüm kalım mücadelesi verilerek kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşmasıyla bunu dünyaya duyurmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenler, demokrasi adı altında devletin bu niteliğini değiştirecek girişimde bulunamazlar. Bu girişimlerde bulunmak suçtur.
Tek millete dayalı üniter devletin Anayasa'da açıkça yazdığı üzere, değişemez şartları vardır. Bu değişemez şartları, hiçbir yönetici veya devletin bir yetkilisi, müzakere edemez. Müzakere etmesi suçtur.
Tek dil-tek millet-tek bayrak-tek devlet Anayasa'sı
Madde-1: Türkiye Cumhuriyeti'nde Türk'ten başka bir millet, devletin kurucu unsuru kabul edilemez, devlete ortak yapılamaz. Hiçbir yönetici veya devletin bir yetkilisi olan bir kişi, bu konuyu müzakere edemez. Müzakere etmesi suçtur.
Madde-2: Türkiye Cumhuriyeti, bir ulus devlettir. Ulus devletin tek bir resmi dili olur; "Türkçedir." İkinci bir dilin resmi dil haline getirilmesi suçtur. Hiçbir yönetici veya devletin bir yetkilisi, müzakere edemez. Müzakere etmesi suçtur.
Madde-3: Türkiye Cumhuriyeti içerisinde, herhangi bir etnik gurubun diliyle eğitim öğretim yapılamaz. Farklı bir dille eğitim yapılması, enstitü açılması, Anayasa'ya aykırıdır. Devletin yetkilisi olan bir kişinin "farklı, farklı lisanlar var bunlara bizim lisanımızdır. Bunların hepsine sahip çıkacağız, bunun için farklılıklarımız bir zamanlar olduğu gibi korku olarak görmeyeceğiz" demesi, Türkçenin yanına ikinci bir dilin müzakereye açılması, bu dilin enstitülerinin kurulması suçtur.
Madde-4: Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin tek bir bayrağı vardır. İkinci bayrak taleplerini açıkça ortaya koyanlarla hiçbir yönetici veya devletin hiçbir organının müzakere etmesi, görüşmesi kabul edilemez. Devletin yetkilileri ivedi olarak soruşturma açmakla yükümlüdür, sessiz kalmak da suçtur.
Madde-5: Türkiye Cumhuriyeti yerine Türkiye olmasını istemek, özerklik istemek, federal yönetim şekli istemek, Türkiye Cumhuriyeti üniter devlet sistemine aykırı taleplerdir. Bunları müzakere etmek, tartışmaya açmak suçtur. "Geçmişte olduğu gibi farklılıklarımızdan korkmayacağız" demek yanlıştır. Aksine bu farklılıklardan korkmamız gerekmektedir. Bunlar ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı olan farklılıklardır. Hedeflerinde, arkasındaki emperyalistlerle beraber Türkiye Cumhuriyetini bölmek vardır.
Madde-6: Türkiye Cumhuriyeti'ne, üniter devlet yapısının yerine İtalya, Almanya gibi devletler örnek olarak gösterilemez. Bu devletlerden hiçbiri üniter devletten federasyona geçmemiştir. Aksine ayrı, ayrı parçalardan oluşmuşlardır; yani parçalardan bir bütün olmuşlardır. Bizde ise tersinden bir gidiş vardır; yani bütünden parçalara gidilmek istenilmektedir.
Madde-7: Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk milletinin hiçbir yabancı ülkeye borcu kalmamıştır. Borç olarak alınmış olan paraların 10 katı faiz olarak ödenmiştir.
Soykırım adı altında talep edilen tazminatlar gerçekle ilgisi ve alakası bulunmayan tarihi çarpıtmalardır. Devletin hiçbir organı veya yetkilisi bu tür etnik gruplarla veya milletlerle müzakere edemez. Türkler bu toprakları can vererek, kan dökerek almışlardır. Türkler topraklarının can vermeden, kan dökülmeden verilmesini kabul etmez.
Madde-8: Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri veya yetkilileri, herhangi bir etnik grupla özerk bölge, Türkçe'nin yanına ikinci dil gibi söylemlerini açıkça söyleyen bir grup ve partililerle hiçbir şekilde pazarlığa oturamaz. Bu talepler İmralı'daki terörist başından bizzat istenmektedir. Bu gruplarla pazarlığa oturmak, tek millete dayanan ulus devlete ihanet anlamına gelmektedir.
Madde-9: Türkiye Cumhuriyeti, başbakanlığa bağlı bir kurum veya organın herhangi bir yetkilisinin terörist başıyla görüşmesi, ulus devlet yapısına aykırıdır ve bağışlanamaz. Anayasa'da açıkça yazmaktadır ve bunların görüşülmesi suç sayılmaktadır.
Madde-10: Türkiye Cumhuriyeti'nde milli irade, demokrasi, hoşgörü gibi kavramlarla Türk milletine dayalı üniter devlet yapısının yanına ikinci bir milleti ortak olarak kabul etmek, Anayasa'ya aykırıdır ve suçtur. Bunlara sesi çıkmayanlar bu suça ortak olmaktadır.
Demokrasi aynı zamanda bir kurallar ve kanunlar rejimidir. Gerekli kanunlar çıkarılır, Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğü için uygulanır.
Gerçek milli irade, bölünmeye müsaade etmeyen milli iradedir.

Kürt-İslam Faşizmi

Türk-İslam Sentezi
1980’li yılların temel ideolojik konsepti, Türk-İslam Sentezi’ydi.
1960 İhtilali ile birlikte başlayan ve halk içinde büyük kitlelere ulaşan ve onları dönüştüren Atatürkçü, solcu ideolojik atmosferin bir şekilde yok edilmesi gerekiyordu.
İşte 12 Eylül faşizmi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda var olan, 6 Ok’ta en özlü şekilde ifadesini bulan, 60’lı yıllarda ise devrimci gençlik hareketi ve işçi sınıfı mücadeleleri içinde antiemperyalizme ve sosyalizme dönüşen ideolojiyi yok etmek için işe koyuldu.
Böylesi bir ortamda Türk-İslam Sentezi Atatürkçü ideolojinin yerine devletin resmi görüşü olarak ikame edildi. Bunun nedeni basitti, Atatürkçülük antiemperyalist ve solcu dünya görüşü ile Amerikancı dünyanın işine gelmiyordu.
Oysa Türkiye’ye biçilen rol ABD çıkarları doğrultusunda hareket etmekti. Böylesi bir ortamda Sovyet karşıtı Yeşil Kuşak Projesi içinde şekillenen İslamcı ideolojinin Türk toplumuna daha kolay kabul ettirilmesi için İslamcı ideoloji, Türk-İslamcı bir senteze dönüştürüldü.
Böylelikle Türkiye Amerikan çıkarları için Sovyet karşıtı bir role tam anlamıyla kavuşacaktı: Dışarıda Orta Asya’nın Müslüman ve Türk toplumlarına ulaşacak bir ideal oltasına takılan Türkiye içeride Atatürkçü ve solcu toplumsal güçleri ve örgütleri çökertirken ülkenin ideolojik atmosferi sağcılaştırdı.
Türk-İslamcılık özellikle 12 Eylül Cuntası’nın temel toplumsal dayanağıydı.
12 Eylül sonrasında da ülke içinde Şeriatçı hareket hızla örgütlendi ve yükseldi. 1980’li yıllara kadar oy oranı %3’lerde seyreden Şeriatçı parti 1990’lı yıllara geldiğinde %10’lara yükseldi. 1994’te ise %20 oy oranına ulaşmışlardı. Bugün ise %25’lik bir oy potansiyelleri bulunmaktadır.
Türk-İslamcılığın Türk kısmı ise aslında hiç kullanılamadı. Bu Türklük Sovyetler’e karşı Türk Cumhuriyetleri’ne ulaşmak için bulunmuş bir formüldü ancak ABD Orta Asya’da birleşik bir Türk Dünyası’nı Sovyet tehlikesinden daha büyük bir tehdit olarak algıladı ve bu politika uygulanmadı.
Sonuçta Türk-İslamcılığın bu Türkçü kanadı 80 sonrasında hızla İslamlaştı, kimi yerde Araplaştı, ama esas olarak da Kürtleşti.
12 Eylül’ün beslediği hareketler: Şeriatçı hareket, MHP ve PKK
Şekli büyütmek için tıklayın.
12 Eylül’ün Türkiye’de tüm solcuları, Atatürkçüleri, devrimcileri yok ettiği dönemde PKK 12 Eylül himayesinde Türk soluna karşı beslendi, büyütüldü. 12 Eylül’ün Türk-İslamcı politikası ile eşgüdüm halindeki bu Kürtçü politikasının sonuçları da alınmaya başlandı.
1980 öncesinde marjinal küçük grupçuk olan Apocular binlerce silahlı teröristi olan uluslararası bir örgüt haline geldi. 1990’lı yıllarda PKK’lılar Meclis’e bile milletvekili sokabildiler. Bugün bile PKK’nın %5-7 arasında değişen bir oy potansiyeli bulunmaktadır.
12 Eylül’ün desteklediği tek örgüt: PKK
12 Eylül sonrasının Türk-İslamcı yükselişi ile paralel giden en önemli hareket ise Kürtçü harekettir.
PKK ilk eylemini 1984 yılında 12 Eylül rejiminin koruması altında gerçekleştirdi.
12 Eylül darbesini tezgahlayanların PKK’yı 78-80 döneminde Türk sosyalist örgütlerine karşı destekledikleri, kışkırttıkları bilinmektedir. Bu politika sayesinde Güneydoğu 1978-80 arasında sosyalist Türk örgütlerinden tümüyle arındırıldı.
12 Eylül döneminde ise PKK militanları Diyarbakır cezaevinde 12 Eylülcüler tarafından eğitildi. Çokça efsaneleştirilen Diyarbakır zindanı aslında PKK için devlet korumasında bir besihaneydi. 12 Eylül Paşaları PKK’lıları asmayıp beslediler bu cezaevinde.
Güneydoğu kırsalında PKK militanlarının taban çalışması yapmasına yine 12 Eylülcüler tarafından olanak sağlandı. 12 Eylül darbecilerinin desteğini arkasına alan PKK hızla tüm bölgede örgütlendi. Bu örgütlenmenin sonunda ise 1984 yılında kanlı Eruh baskını gerçekleşti.
12 Eylül’ün Türkiye’de tüm solcuları, Atatürkçüleri, devrimcileri yok ettiği dönemde PKK 12 Eylül himayesinde Türk soluna karşı beslendi, büyütüldü.
12 Eylül’ün Türk-İslamcı politikası ile eşgüdüm halindeki bu Kürtçü politikasının sonuçları da alınmaya başlandı.
1980 öncesinde marjinal küçük grupçuk olan Apocular binlerce silahlı teröristi olan uluslararası bir örgüt haline geldi. 1990’lı yıllarda PKK’lılar Meclis’e bile milletvekili sokabildiler. Bugün bile PKK’nın %5-7 arasında değişen bir oy potansiyeli bulunmaktadır.
Türk-İslam Sentezinin Kökeni: Yeşil Kuşak Projesi
Haritayı büyütmek için tıklayın.
12 Eylül döneminde Türkiye’ye biçilen rol ABD çıkarları doğrultusunda hareket etmekti. Böylesi bir ortamda Sovyet karşıtı Yeşil Kuşak Projesi içinde şekillenen İslamcı ideolojinin Türk toplumuna daha kolay kabul ettirilmesi için İslamcı ideoloji, Türk-İslamcı bir senteze dönüştürüldü.
Böylelikle Türkiye Amerikan çıkarları için Sovyet karşıtı bir role tam anlamıyla kavuşacaktı: Dışarıda Orta Asya’nın Müslüman ve Türk toplumlarına ulaşacak bir ideal oltasına takılan Türkiye içeride Atatürkçü ve solcu toplumsal güçleri ve örgütleri çökertirken ülkenin ideolojik atmosferi sağcılaştırdı.
Şimdi 12 Eylül’ün sonuçlarını alt alta yazalım:
Şeriatçı hareket: %3’lük oy potansiyelinden %25’e
PKK : %0’lık oy potansiyelinden %6’ya
MHP : %3’lük oy potansiyelinden %10’a
Türk-İslam’dan Kürt-İslam’a
Görüldüğü üzere 12 Eylül rejimi Türkiye’de bu akımları güçlendirmiştir. Dikkat edelim bu hareketler 12 Eylül rejimine muhalefet ederek değil, 12 Eylül rejiminin himayesinde büyümüşlerdir.
Tablonun Türk-İslamcı kısmı çokça dikkat edilen üzerinde durulan kısmıdır. Ancak 1980-2000 arası döneme damgasını vuran bu Sentez, 2000’li yıllarda aslına dönerek Kürt-İslam halini almıştır.
Sonuçları ancak bugün alınan bu gelişmenin çok iyi analiz edilmesi gerekmektedir.
Türkiye’de Şeriatçı hareketin temelinde Said-i Kürdi bulunmaktadır. Kendisi hem Kürtçü hem de Şeriatçıdır.
Said-i Kürdi’nin arkadaşı Şeyh Sait ise tüm Kürtçü hareketlerin kökenidir.
Aynı şekilde MHP’nin temel referansı Arvasi Şeyhi de Kürttür.
Yani hem AKP’nin, hem MHP’nin, hem de PKK’nın kökenleri aynı noktada buluşmaktadır: Bu üç hareketin de kökeninde, Şeriatçı Kürt ağalar, şeyhler bulunmaktadır.
Bu ise Kürt-İslamcılığın bir ağalık-şeyhlik rejimi olarak ortaya çıkışını göstermektedir.
Kürt-İslam Sentezinin Kökeni: Büyük Ortadoğu Projesi
Haritayı büyütmek için tıklayın.
2000’li yıllara gelindiğinde ise ABD artık Büyük Ortadoğu Projes’ni uyguluyor. Bu projenin ideolojik yansıması ise Kürt-İslam Sentezi. Bu nedenle eski Türk-İslamcıların artık Kürt-İslamcı olması şaşırtıcı olmamalı.
Bugün “Türkçü” MHP’nin PKK’nın yanında yer alması kimileri için çok şaşırtıcı olmaktadır. Ancak ideolojik kökenlerine baktığımızda ortada şaşılacak bir durum olmadığını görmekteyiz. MHP zaten Kürtler tarafından örgütlenmiş bir harekettir sonuçta. Zaten MHP’nin 80 öncesinde de temel misyonu solculara, Atatürkçülere karşı mücadele etmekti: PKK’ya karşı değil.
Kürt-İslam Sentezi’nin iç dayanağı bu şekilde Kürt ağa ve şeyhleri iken, dış dayanak ABD’dir. ABD, ideolojik konsepti belirlemekte, bu örgütler o konsepte uygun olarak şekil değiştirmektedirler.
Bugün Kenan Evren’in PKK’yı ve onun politikalarını destekler bir tavır almasının kerameti de buradadır: ABD’nin 12 Eylül rejimi Kürt-İslam Sentezi’ni yaratmıştır, şimdi de bu gayrımeşru çocuğa Kenan Evren benim çocuğum diyerek sahip çıkmaktadır.
Şeriatçılar, Kürtçüler, Ülkücüler, 12 Eylülcüler ABD tarafından yatağa sokulmuş ve ortaya böyle nesebi belirli, soyu belirli bir piç ideoloji çıkmıştır: Kürt-İslamcılık.
12 Eylül Faşizmi’nden Kürt-İslam Faşizmi’ne
Kürt-İslam Sentezi’nin topluma benimsetilmesi de ancak faşist bir rejimle mümkündür: Tıpkı Türk-İslam Sentezi gibi!
12 Eylül rejimi, 12 Eylül faşizmi Türk-İslam Sentezi’nin kabul ettirilmesi için zorunlu bir rejimdi. Çünkü yılların Atatürkçü birikimi, solcu muhalefeti ancak faşist baskı ile dağıtılabilirdi. 12 Eylülcülerin misyonu da bu oldu.
Yüz binlerce gözaltı, binlerce işkence, yüzlerce idam, Türk-İslamcılığın dayanağı oldu.
Bugün aynı tezgâh Kürt-İslam rejimi için de masadadır. Gerçek şudur ki, Türkiye’nin üniter, ulusal, laik devlet birikimi ancak bir faşist rejim altında ortadan kaldırılabilir.
İşte Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı böylesi bir Kürt-İslamcı faşist diktatörlüğün ilk basamağı olarak planlanmaktadır.
Kürt-İslam Sentezinin Kökeni: Büyük Ortadoğu Projesi
Kürtçü hareketin şeyhi: Şeyh Sait
Şeriatçı hareketin şeyhi: Saidi Kürdi
MHP’nin şeyhi: Şeyh Arvasi
Büyütmek için tıklayın.
Türkiye’de Şeriatçı hareketin temelinde Saidi Kürdi bulunmaktadır. Kendisi hem Kürtçü hem de Şeriatçıdır.Saidi Kürdi’nin arkadaşı Şeyh Sait ise tüm Kürtçü hareketlerin kökenidir. Aynı şekilde MHP’nin temel referansı Arvasi Şeyhi de Kürtttür. Yani hem AKP’nin, hem MHP’nin, hem de PKK’nın kökenleri aynı notada buluşmaktadır: Bu üç hareketin de kökeninde, Şeriatçı Kürt ağalar, şeyhler bulunmaktadır.
Kürt-İslam Sentezi aslında bir sentez değil faşizmdir ve bu ikisi arasında çok önemli bir fark vardır.
Kürt-İslamcı güçler, kendi güçlerine güvenerek demokratik bir ortamda iktidara gelip, bu iktidarlarını da yine demokratik bir rejim altında sürdürecek bir geleneğin ürünü değildirler.
Temelinde bir kabile düzeyini hiç aşamamış ilkel bir Kürt kavmiyetçiliği ile yine bu toplumsal yapının ürünü olan şeyhlik olduğu için Kürt-İslamcı hareket doğal olarak ilkel bir diktatörlük, faşizm ile kendini ortaya koymaktadır.
Her siyasal ideoloji çağımızda hukuksal zeminde yükselir. Ancak bu Kürt-İslamcı faşistler kesinlikle hukuksal bir rejime karşıdırlar. Bunların düzeninde değil hukuğa, kanuna bile yer yoktur.
Bunlar hukuk devletini rafa kaldıracak, kanun devletini bile mumla aratacak bir emir devleti kuracaklardır.
Burada emir devleti ifadesi tam oturmaktadır: Nitekim bugün bile Şeriatçı ülkelerin başında Emirler bulunmaktadır.
Şeriatçı rejimin sahipleri, Şeyhler, Emirler gücü halktan değil Allah’tan aldıklarını iddia ederler. Bu nedenle halkın iktidardaki temsilcisi değil, Allah’ın yeryüzündeki emir eridirler.
Şeriatçıların ağzındaki “Allah’tan başka kimseden korkmam” sözünün gerçek anlamı da “Allah’tan başka kimseye hesap vermemektir.”
Böylece yeryüzünde her türlü hukuki yaptırımdan kurtulur, öbür dünyada Allah’a hesap vereceklerini söylerler.
Şeriatçı hareketin bu hukuksuz, kanunsuz ve elbette halktan onların çok sevdikleri ifadeyle “cumhur”dan bağımsız ve onun üstündeki diktatörlüğü böylesi bir ideolojinin sonucudur.
Şimdi böylesi bir adam hukuk, kanun, cumhur tanımayarak Cumhurbaşkanı olacaktır!
Ancak sadece olayın İslamcılık ayağı değil Kürtçülük ayağı da aynı diktatörlükle biçimlenmiştir.
Kürtlerin ilkel kabile yaşantılarında da şeyhler, ağalar hakimdir. Halk yok maraba vardır. Bu Kürt ağaları eskiden marabaları toprakta çalıştırırlardı şimdi “medenileştiler” de marabalarını terörist yaptılar, devlete karşı savaştırıyorlar.
Bu “toplumsal” yapıda da halk, hukuk, kanun değil, terörün, silahın ve elbette buna hakim olan ağanın egemenliği söz konusudur. PKK’nın kanlı rejimi de böylesi bir faşizmin ürünüdür.
Şimdi iki kanadı da ilkel, iki kanadı da çağdışı, iki kanadı da hukuk dışı Kürt-İslamcı azgelişmiş faşistler çağdaş Türk toplumu üzerinde faşist bir diktatörlük kurarak demokratik, laik, sosyal, üniter Türk devletini yıkmak istemektedirler.
Bunların kuracağı rejim ya Arap şeyhlikleri, emirlikleri gibi bir diktatörlük ya da Kuzey Irak’taki gibi bir savaş ağalığı düzeni olacaktır.
Ya da onun karması, Amerikan köpekliğine soyunmuş bir faşistler cuntası kuracaklardır.
Hoş geldin yeni 12 Eylül!

Hitler’den Tayyip’e
Faşizm tehlikesinin güncelliği ise son derece yakıcıdır. Bunlar devleti değil sadece hükümeti ele geçirdiklerinde bile neler yaptılar, kimlerle kavga ettiler bir bakalım.
Danıştay’la, Yargıtay’la, Anayasa Mahkemesi’yle!
Neden?
Çünkü bunlar hukuk tanımazlar.
Hukuk bunlar için diktatörlüğe giderken kullanacakları sonra da kaldırıp atacakları bir şeydir.
Dünyanın hangi demokratik ülkesinde hukuk sistemiyle, mahkemelerle, yargıçlarla, savcılarla bu kadar kavgalı bir hükümet olmuştur acaba?
Bunlar tesadüf müdür?
Elbette değildir, faşistler hukuğu iktidara çıkan basamak olarak görürler, iktidarı ele geçirdiklerinde de iktidarı başka kimseyle paylaşmamak için o merdiveni atarlar.

Hitler'e direnen Brecht bir şiir yazmıştır. Bugün yaşasa bu şiiri Tayyip Erdoğan'a yazardı.Okumak için tıklayın
Hitler’in faşizmi de böyleydi.
Hitler rejiminde anayasa, hukuk, kanunlar değil, Führer’in emirleri vardı. Führer’in emirleri doğal kanundu ve onlar uygulanırdı. Tümüyle diktatöre bağımlı bir sistem kurulmuştu.
Hitler rejiminin ilk yıllarında mahkemeler vardı.
Bizim Tayyip Erdoğan’ımızın yaptığı gibi Hitler de bu mahkemelerde solcuları yargılattırırdı. Daha doğrusu bu mahkemeler rakipleri ortadan kaldırmak için kullanılan mekanizmaydı.
Bunların en ünlülerinden birisi Reichstag yangınıdır. Alman Adalet Sarayı, Hitler’e bağlı faşist SS tugayları tarafından kundaklanmış ve sonra suç komünistlerin üzerine atılmıştır. Reichstag mahkemesinde Komünistler bunun bir Nazi komplosu olduğunu ispatlamışlardır.
Bunun üzerine Hitler mahkemeleri kaldırmıştır!
Ondan sonra mahkeme değil, “emir, toplama kampı, gaz odası” üçgeni kurulmuştur.
Şimdi Danıştay’da, Şemdinli’de kurulan mahkemelerde bizim faşistin foyası da ortaya çıktıkça, provokasyonlarını ellerine yüzlerine bulaştırdıkça bunlar da aynısını yapacaklardır.
Nasıl bir rejime gidiyoruz peki?
Onun resmi yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Kürt-İslam faşist diktatörlüğünde,
1) Hukuk olmayacaktır, Anayasa Mahkemesi, Yagıtay, Danıştay gibi üst mahkemeler olmayacaktır, çünkü bu rejimde Kadı hükmü verecek ve Şeriatın kestiği parmak acımaz diyecektir.
2) Meclis ve hükümet olmayacaktır, sadece faşist liderin danışmanları olacaktır. Tıpkı bugünkü gibi!
Bugün de ülkeyi hükümet değil Başbakanın danışmanları yönetmektedir.
Çünkü faşist liderler kendilerine bağlı hükümet ve bakan bile istemezler, onlardan da çekinirler, sadece danışman atarlar, çünkü o danışmanları da emir eri olarak görürler.
3) Muhalif basın olmayacaktır. Cem Uzan’ın Star medyasına yapılanlar üç yıl öncesinin küçük bir uygulamasıdır. Bugün rahatmış gibi gözüken tüm liberal medya da ortadan kaldırılacaktır.
Bu noktada Başbakan’ın son yurtdışı gezilerinin uçaktaki gazeteler kadrosuna bakın, yarının basınını görüsünüz. Yeni Şafak, Vakit, Zaman, Star, TGRT gibi kurumların yanında göstermelik bir muhalif basın temsilcisi bile yoktur!
4) Hitler’i bilenler bilir. Aslında askeri bir diktatörlüktür kurduğu. Tek övüncü güçlü ordusudur. Ama bu ordunun komutanlarına da hiç güvenmemiştir. Bu komutanlar ilk başarısızlıklarında hemen idam edilmişlerdir.
Bizim Tayyibimizinse Ordu’ya zaten genetik bir düşmanlığı vardır. Yeniçeri olayları, 31 Mart vakası gibi olaylar, Kuvayı Milliye, 1960, 28 Şubat gibi tarihsel olaylar onda Ordu düşmanlığını kökleştirmiştir.
Bu nedenle onun faşist diktatörlüğünde Ordu komutanları hemen emekli edilecek, yerine Pentagon güdümlü generaller getirilecektir.
Hitler’e direnen Brecht bir şiir yazmıştır. Bugün yaşasa bu şiiri Tayyip Erdoğan’a yazardı:
gardiyanları ve yargıçları ve savcıları hepsi halka karşıdır kanunları, yönetmelikleri, bütün kararları hepsi halka karşıdır vergileri, gazeteleri, bütün yayınları hepsi halka karşıdır
bunların hiçbiri onları kurtaramayacak durduramayacaklar halkın coşkun akan selini
panzerleri, kelepçeleri, bütün silahları hepsi halka karşıdır zindanları, tutukevleri, işkence evleri hepsi halka karşıdır borsaları ve şirketleri ve iktidarları hepsi halka karşıdır
bunların hiçbiri onları kurtaramayacak durduramayacaklar halkın coşkun akan selini

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'na kürtler katıldı mı ?

Atatürk şehitlere ihanet etmiş!
DTP’li Muş milletvekili Sırrı Sakık Çanakkale Şehitlikleri’ni gezmiş ve şu açıklamalarda bulunmuş:
“Bu ülkede burada yatan şehitlerin ruhuna uygun bir cumhuriyet oluşturmak istiyoruz. Eminim ki, onların ruhu bizi izliyor. Burada şehit düşen Muşlusu, Şırnaklısı, Vanlısı, Gazianteplisi, İstanbullusu, Trabzonlusu hepsinin ruhu bizi izliyor. Hepsi diyor ki, bizim ruhumuzun şad olması için barışı ve kardeşliği savunun. Hepimize görevler düşüyor, Kürdüyle, Türk’üyle. Demokrasiden yana olan herkesin ortak bir vatan için ortak sorunluluklar düşüyor.”
Ne kadar güzel diyebilirsiniz içinizden, işte adam kalkmış Çanakkale Şehitlikleri’ne kadar gitmiş, orada şehitlerimiz için dua etmiş.
Ama olay elbette öyle değil. DTP’nin Çanakkale’de il kongresi varmış, Sırrı Sakık da kongre için gitmiş Çanakkale’ye, şehitlerimiz için değil!
Ama Çanakkale’ye kadar gitmişken şehitliklere de uğramış ve şehitler üzerinden bölücülük yapmaya kalkmış. Sözde Kürtler Çanakkale’de savaşmışlar.
Sözlerinin devamında ise Atatürk’e saldırmış ve Atatürk’ün Kürtlere ihanet ettiğini buyurmuş. Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler Türklerin yanında savaşmış ama Atatürk onların hakkını vermemiş. Yani klasik bölücü Kürtçü tezleri tekrarlamış Sırrı Sakık.
Ama Sırrı Sakık’ın bu bölücü tezlerini bugün Türkiye’de neredeyse herkes savunuyor. Kimisi hararetle, kimisi inanarak, kimisi inanmak isteyerek. En önemlisi de bu sonuncusu, Türkiye’nin büyük çoğunluğu buna inanmak istiyor. Ama büyük çoğunluk derken, kendisine Türk diyenlerin büyük çoğunluğunu kastediyoruz.
Ama tarih elbette bambaşka. Kimileri inanmak istemese de, kabullenmek istemese de, Kürtler ne Çanakkale Savaşı’nda ne de Kurtuluş Savaşı’nda vardı.
Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler neredeydi?
Kürtler çok istiyorlarsa şunu diyebilirler; biz Kurtuluş Savaşı’nda ve Çanakkale’de fiili olarak bulunamadık, çünkü o dönemin koşulları uygun değildi ama o mücadeleyi can-ı gönülden destekledik ve destekliyoruz.
Ama iş fiili katılıma gelince, biz aynı cephede omuz omuza Türklerle birlikte savaştık demeye gelince; orada durmalılar. Çünkü bu savaşlara kimler katıldı, kimler katılmadı ortada.
Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun resmi kaybı 48 bin asker.
Peki bu 48 bin şehidimizin nerelerden gelip Çanakkale’de öldüğü biliniyor mu? Elbette biliniyor. Her bir şehidin, ana-baba adından tutun köyüne kadar kim oldukları biliniyor.
Peki Çanakkale’de kimler şehit olmuş? 48 bin şehidin 992 tanesi Güneydoğu’dan katılmış. Yani %2’si. Ama bu rakam da bizi yanıltmasın, bu 992 kişinin 502’si de Antep’ten katılmış.
Mesela Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan kaç kişi şehit olmuş?
7 kişi!
Diyarbakır’dan 49, Van’dan 36, Siirt’ten 40, Mardin’den 7 kişi.
Görüldüğü gibi rakamlar ortada: Kürtler pek Çanakkale’ye uğramamış!
Peki Kurtuluş Savaşı’nda durum farklı mı?
Orada da durum oran olarak aynı. Toplam 35 bin resmi şehidimiz var Kurtuluş Savaşı’nda. Bunların 685’i Güneydoğu doğumlu. Oran olarak yine %2!
Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan katılım bu defa çok yüksek olmuş ki şehit sayısı 18!
Yani rakamlara baktığımızda görüyoruz ki Kürtler Kurtuluş Savaşı’nda da ortalıkta gözükmüyor...
Kürtlere kardeşlik soruları
Ama biz yine de geçmişi çok kurcalamaktan yana değiliz. Kürtler bu rakamları unutabilirler, biz de unutabiliriz, yeter ki günümüze gelelim ve anlaşalım.
O halde bir de şu sorulara cevap arayalım.
Mesela Sırrı Sakık ve diğer DTP’li milletvekillerine ya da onlarla aynı yolda yürüyenlere soralım.
Ailenizde kaç kişi Çanakkale Savaşı’nda, kaç kişi Kurtuluş Savaşı’nda şehit oldu?
Şehit olmasa bile ailenizde hiç bu savaşlara katılmış dedeleriniz var mı?
Onlar size Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı anılarını anlattılar mı?
Ve devam edelim sormaya...
Ailenizde kaç kişi şu ana kadar PKK için savaşırken öldü?
Hâlâ PKK’da savaşan akrabalarınız var mı?
Mesela Sırrı Sakık’ın yanıtlaması çok kolay olacaktır çünkü ağabeyi Şemdin Sakık PKK’nın Apo’dan sonraki ikinci adamıydı ve şu an hapiste!
Bu arada şunu da soralım kaç akrabanız PKK davasından içerde yatıyor?
Bu soruların cevapları yeterince aydınlatıcı olacaktır elbette.
Ama madem yine de biz bu ülke için savaştık diyorlar, onu da kabul edelim yalnız şunları onların ağzından duymak istiyoruz.
Evet bunları diyebilir misiniz:
Biz Kürtler, Çanakkale’de İngilizlere karşı Türklerin yanında savaştık.
Biz Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlara karşı Türklerin yanında savaştık.
Biz Kürtler, Fransız işgali sırasında Antep’te, Maraş’ta, Urfa’da Fransızlara karşı Türklerin yanında savaştık.
Biz Kürtler, İngilizler işgal ettiği sırada Musul ve Kerkük’te İngilizlere karşı Türkleri destekledik.
Evet desinler görelim; biz Kürtler, İngilizlere, Fransızlara, Yunanlara karşı savaştık desinler!
Diyemezler, çünkü İngilizler, Fransızlar ve Yunanlar hemen arşivleri açar ve Kürtlerin kimin yanında olduğunu açıklarlar.
Kaldı ki madem siz bize karşı savaştınız o zaman size desteğimizi çekiyoruz derler.
Kolay mı...
İngilizlerin, Fransızların desteğini çektiğini bir düşünün, Kürtler ne yapar!..
Evet bu soruların cevabını alabilirsek o zaman biz de Türk-Kürt kardeşliğine inanabileceğiz.

Kürt sorunu yok, kürt istilası var

Terörle mücadeleyi yasalar değil ABD kısıtlıyor
Ordu ve Hükümet kanadından Kürt meselesi üzerine açıklamalar gelmeye devam ediyor.
Genel Kurmay İkinci Başkanı'nın "sınır ötesi" açıklamasından sonra bu defa da Genel Kurmay Başkanı'ndan "Yetkilerimiz kısıtlı. Bu kısıtlı yetkilere karşın terörle mücadele ediyoruz" açıklaması geldi.
Ordu kanadının terörle mücadeleye vurgu yapan açıklamalarına karşın Hükümet sorunu bir "terör" ve "terörle mücadele" sorunu olarak değil, "demokratikleşme" sorunu olarak gördüğünü, hatta "milli bir mesele" olarak gördüğünü bizzat Başbakan'ın ağzından açıkladı.
Öncelikle Ordu kanadının görüşleri üzerinde biraz durmakta fayda var. Genel Kurmay, mevcut yasaların kendilerinin terörle mücadelesini kısıtladığından bahsediyor. Hükümet ise askerin terörle mücadele etmesi için herhangi bir kısıtlama olmadığı cevabını veriyor.
Terörle mücadele hukuki bir mesele değildir. Çünkü ortada terör varsa, hukuk dışı bir olguyla karşı karşıyayız demektir. Böyle bir durumda, yapılacak iki şey vardır, birincisi hukuk dışına çıkan terör güçlerini yakalamak ve hukuka teslim etmek. İkinci yol ise hukuk dışına çıkan terör güçlerini, silah yolu ile engellemek, yani askeri yol.
Ordu, terörle mücadelede silahı kullanır. Onun görevi, devlete silah çeken teröristi etkisiz hale getirmek, silah bırakmaya zorlamak, yakalamak, en son seçenek olarak da yok etmektir.
Ordu'nun şikayeti eğer mevcut yasalarla teröristlere, onların destekçi ve yandaşlarına caydırıcı bir veza verilemediği ise bunda elbette haklıdır. Bir terör örgütünün, örgüt üyelerinin ve yandaşlarının serbestçe hareket etme hakkına sahip oldukları bir ülke durumundadır Türkiye. Ama bunun böyle olması, Ordu'nun terörle mücadele etmesinin kısıtlanması değildir. Siz teröristi yakalarsanız ve onu hukuk bırakırsa yapmanız gereken teröristleri yakalamaya devam etmektir. Zaten serbest bırakılıyorlar diye bir bahane olamaz.
Burada Ordu'nun, terörle mücadelede en büyük kısıtlayıcı gücü açıklamadığını belirtmeliyiz. Bugün Türk Ordusu terörle yeterli şekilde mücadele edememektedir çünkü Ordu'nun terörle mücadelesi ABD tarafından kısıtlanmaktadır. Türk Ordusu, arkasında ABD'nin bulunduğunu bildiği teröristlerle mücadele edememektedir. Çünkü böyle bir mücadelenin sonunda ABD ile savaşma riski bulunmaktadır.
Ancak gerçek bu olduğu halde Ordu, terörün arkasındaki esas güç olan ABD'nin askeri gücünü ortaya koyacağına, tam tersi kaçamak bir yol tutmakta ve AB Uyum Yasaları'nı hedef almaktadır. Ordu burada açıkça hedef saptırmaktadır. Bunun siyasi izdüşümü ise, AB karşıtı ABD'ciliktir.
Türkiye’de Kürt istilası
Haritayı büyütmek için tıklayın.Kurtuluş Savaşımıza katılmayan Kürtler, özellikle 1990 yılından itibaren yoğunlaşan bir şekilde Türk devletine savaş açmıştır. Kürtçülerin en önemli tezlerinden biri de Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal zorlukların olduğu ve devletin bu bölgeleri boşladığıdır. Oysa nüfus artış oranları Kürtçüleri yalanlamaktadır. 1990’dan itibaren Türkiye’de 15 yıllık nüfus artış oranı ortalama % 24’tür. Oysa bu rakam Güneydoğu’da % 40’tır. Karadeniz,İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu azalırken Kürt nüfusu artmaktadır.
ABD uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele aldı
PKK'nın son dönem artan silahlı eylemliliğinin arkasındaki gücü Ordu doğru bir şekilde tespit edebilmiş midir? Ya da bunu açıklayacak cesarete sahip midir acaba?
PKK eylemliliğini, Türkiye'nin AB sürecini baltalamakla açıklayan teoriler, özellikle iktidar içindeki Kürtçüler tarafından ve bir kısım medya tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.
PKK'nın silahlı eylemleri, AB Uyum Yasaları'nı hedef konumuna getirecektir. Çünkü gerçeken de mevcut yasal düzenlemeler terörü cezasız bırakmakta, hatta devlete karşı terörü korumaktadır. Bu nedenle PKK eylemleri, nesnel bir şekilde, toplum içinde AB'ye ve AB Yasaları'na tepkiyi yükseltecektir.
Bu işin doğasıdır. Bu eylemlere girişen PKK da elbette bunun bilincindedir. Ancak PKK'nın eylemleri, Türkiye'nin AB sürecinde tam olarak nereye düşmektedir?
PKK'nın son silahlı kampanyası dikkat edilirse ABD'nin tüm Orta Doğu'da PKK'ya yüklediği yeni misyonla doğrudan alakalıdır. PKK'yı uluslararası operasyonel güç olarak değerlendiren ABD, bu gücü Türkiye, İran ve Suriye'nin üzerine salmıştır. Artan PKK terörünün nedeni, ABD'nin uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele almış olmasıdır.
Kuzey Irak merkezinde denetimi ele alan ABD, bölge ülkelerine ve elbette Kürt meselesinde söz sahibi olmak isteyen rakibi AB'ye karşı önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu avantajı değerlendirerek, uluslararası Kürt hareketinin ikinci ayağı olan PKK'yı da tümüyle ele geçirmiştir. PKK'nın ABD tarafından tümden ele geçirilmesi, uluslararası Kürtçülüğün hamiliğinin Avrupa'nan ABD'ye geçmesi demektir. Bu bakımdan ABD, çok önemli bir uluslararası mevzi kazanmış bulunmaktadır.
PKK saldırıları neyi hedefliyor?
Böyle bir mevzide başlayan PKK saldırıları, doğrudan ABD'nin lehine bir süreci tetiklemektedir.
Şöyle ki:
1- PKK saldırganlığı Türkiye'de AB'ci çevreleri tecrit etmektedir. Böylece ABD, AB'ye karşı güçlenmektedir. Türkiye'nin AB üyelik görüşmelerinde sıkışacağını gören ABD, PKK'yı Türkiye'ye saldırtarak Türkiye'yi AB'dern kopartmakta ve kendine bağlamaktadır.
Bu noktada Kıbrıs'taki gelişmelerle Kürt meselesindeki gelişmeler birbirini doğrulamaktadır. ABD'nin Kürt meselesinde inisayatifi ele almasına Fransa, Rumların hamiliğine soyunarak ve Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışarak cevap vermektedir. Ancak bu silah da geri tepmekte, Türkiye'de AB karşıtlığını arttırmakta, Türkiye'yi daha çok ABD'ye itmektedir.
2- PKK saldırıları Türk hükümetini bir çıkmaza sokmaktadır. Terör, bir hükümet için olabilecek en önemli sorundur. Terörle mücadelede yetersiz kalan hütkümet ayakta kalamaz.
Bunu gören Hükümet, ister istemez ABD taleplerine boyun eğmek zorunda kalacaktır. Terörün bitmesi karşılığında teröre ve arkasındaki ABD'ye belli bazı tavizlerin verilmesi gerektiği düşüncesi güç kazanacaktır. Nitekim öyle de olmaktadır.
3- PKK saldırıları sadece Hükümeti değil aynı zamanda Ordu'yu da yıpratmaktadır. Teröre karşı eli kolu bağlı bir asker görüntüsü Ordu'nun prestijini düşürmektedir.
Ancak Ordu üzerindeki asıl etkisi prestij kaybından ziyade askeri bir tehdittir. ABD, PKK'yı saldırtarak Türk Ordusu'na bir savaş durumunda ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Teröre karşı mücadelede bile yetirsiz kalan bir ordunun ABD'ye karşı savaşı göze alması elbette beklenemez.
4- Son olarak PKK saldırıları Amerikancı bir darbenin ön koşullarını sağlamaktadır. Artan terör, ister istemez sivil idareden askeri bir idareye geçişi zorlar. Dünyanın her yerinde yoğun şiddet olan ülkelerde askeri önlemler çoğalır. Türkiye'de artan terörün askeri önlemleri arttıracağı beklenmelidir.
Ama sadece önlemler değil aynı zamanda askerin siyasal varlığı da artacaktır. Bu ise, ABD'nin tam da 12 Eylül stratejisidir. Terörü önce tetiklemek, sonra ise onu dizginleyecek bir komuta kademesine olur vermek! Artan terör kampanyasının böyle bir sonucu da beklenmelidir.
Harita 2: Kürt İstilasının göç yolları(Ana hatlar: Akdeniz ve Ege)
Haritayı büyütmek için tıklayın.
Kürt nüfus artışı doğal bir artış değildir, bir istila hareketinin parçasıdır. Diyarbakır merkezli Kürtçü hareket bu noktadan çevresine doğru bir Kürtleştirme hareketine girişmiştir. Irak ve İran sınırına doğru başarı ile tamamlanan hareket (yeşil bölge) artık kuzeye doğru yönelmiştir. Haritada turuncu renkte görülen bölge son beş yıldır PKK’nın sızmaya veyerleşmeye çalıştığı bölgedir.
PKK stratejisinin en önemli ayağı ise, büyük şehirlereve kıyı şeridine hakim olmaktır. Bu nedenle Güneydoğu’dan bu bölgelere planlı bir nüfus kaydırma politikası izlenmektedir. Antep’ten İzmir’e kadar güney sahillerinin etnik yapısı değiştirilmiştir. Hedef alınan bölgenin özelliği denize açılma kapısı olmasıve ekonomik rant kaynağı olmasıdır. Yukarıdaki haritada görüldüğü gibi, Kürtler Türk nüfusun dört misli üremekte ve bu nüfus fazlalığının bir bölümünü Güneydoğu’da tutmakta, önemli bir bölümü ise Türk bölgeleri istila etmek için göçermektedir.
Türkiye'yi Apo ve PKK'ya muhtaç etme operasyonu
Türkiye'ye böylesi bir stratejik saldırı başlatan ABD aynı zamanda kendi denetimindeki medyayı da manipülasyon için devreye sokmaktadır.
1- Amerikancı Akşam gazetesi, artan saldırıların Türkiye'yi sınır ötesine çekmeye çabaladığını, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini yaymaktadır.
2- Amerikancı Yeni Çağ gazetesi, artan ladırıların Türkiye'ye Kerkük'ü unutturmak için başlatıldığını yaymaktadır.
3- Amerikancı Aydınlık dergisi ve Amerikancı Başyazarı Perinçek artan terörün Türkiye'yi Barzani ile ittifaka zorlamak için yapıldığını yaymaktadır.
Enteresandır bu üç Amerikancı yayın organı da, terörün arkasında ABD'nin olduğunu söylemekte ama ısrarla Türkiye'nin Apo ile ve PKK ile mücadele etmesinin yanlış olacağını iddia etmektedir. Hatta hedef saptırma olduğunu söylemektedir.
Oysa asıl hedef saptırma, PKK'yı ve elebaşısı Apo'yu aklayan, olumlayan, destekleyen bu teorilerdir. Böylece Türkiye tek bir şeye zorlanmakatadır. Sınır ötesinde, Kerkük'te, Kuzey Irak'ta başını belaya sokmak istemeyen Türkiye, kendi Kürdü ile, yani PKK ve Apo ile barışmalıdır. Ne de olsa Apo, yine de olabilecek en iyi Kürttür!
Bu teorileri, mevcut AB karşıtlığı, PKK içindeki AB'ci bölünme haberleri ile birlikte ele aldığımızda oyun daha net ortaya çıkar. Amerikancı medya, Türkiye'yi Apo'ya gül vermeye zorlamaktadır. Bu kampanyada kullanılan Amerikancılardan Perinçek'in zaten Apo'ya gül vermişliği vardır. Yani ABD doğru insanı kullanmaktadır!
Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır'dan verdiği mesaj
Bu noktada Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır gezisi devreye girmektedir. ABD'nin tehdidini gören Tayyip, Kürt meselesinde isteneni yapmaktadır. Şimdilik PKK ve elebaşısı ile görüşemeyen Tayyip, PKK destekçisi aydıncıkları makamında toplayıp onlarla barış sözleşmesi yapmaktadır. Bu sözleşme gereğince Diyarbakır'a gitmekte ve orada da aynı barış çağrısını yinelemektedir.
Tayyip Erdoğan'ın böyle hareket etmesi bizleri hiç şaşırtmadı. Tam da yapması gereken hamleyi yaptı.
1- Kürt sorununu kabul etti. Bilindiği gibi PKK terör örgütünün temel çıkış noktası Türkiye'de bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun demokrasi içinde çözülmesi gerektiğidir. Başbakan tam da bunları ifade ederek PKK ile aynı çizgide olduğunu belirtti.
Ancak bu işte Tayyip'ten önce, Perinçek ve Demirel'in katkıları unutulmamalı. Bilindiği gibi Perinçek dergisi aracılığı ile Kürt sorununu kabul ettirmek için onca çabalamış ve Demirel de "Kürt realitesini" tanıdığını açıklamıştı.
Bu üç Amerikancının, Tayyip, Perinçek ve Demirel'in Lozan'da buluşması gayet manalıdır. ABD, has adamlarını AB'ye karşı mevziye sürmektedir.
2- Tayyip Erdoğan Kürt sorununu tanımakla kalmamış bunu İrlanda meselesine benzetmiştir. Bilindiği gibi İrlanda yüzyıllardır İngiltere'nin sömürgesidir.
Türk olmasa bile Türkiye'nin Başbakanının kendi ülkesi için bula bula bu örneği bulması anlamlıdır. Aynı Başbakan'ın yarın bir Pontus meselesinden bahsetmesi ve bu sorunun demokratik yoldan çözümünü savunması herhalde hiç bir Rumu şaşırtmayacaktır!
3- Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır'ı seçmesi de gayet anlamlıdır. Geçtiğimiz ay gerekirse sınır ötesine geçeriz efelenmesinin arkasından gelen bu gezi, Başbakan'ın sınır ötesinden kastının Diyarbakır olduğunu ister istemez düşündürtmektedir!..
Harita 3: Kürt İstilasının göç yolları (Yeni hatlar: Trakya ve Karadeniz)
Haritayı büyütmek için tıklayın.
Ege ve Akdeniz hattında başarıya ulaşan Kürt istilacılığı iki yeni hat daha açmıştır:
1) Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İç Anadoluve Karadeniz’e çıkma. Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun şu an bu yeni hattın hedefidurumundadır. Bu yoldan PKK Karadeniz’e açılacaktır. 2) Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbul’u Trakya’dan kuşatmak. PKK’nın uzun yıllardır süren Trakya’ya yerleşme çabası özellikle Trakya’nın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir.
Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekteve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyi niyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini ortaya koymaktadır. Son aylarda, Gönen’de, Çerkezköy’de, Bursa’da, İstanbul’da yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir.
PKK'ya ve ABD'ye mesaj
Görüldüğü gibi Türkiye her halükarda Kürt sorunu adı altında PKK'yı tanımaya ve onunla barışmaya zorlanmaktadır. Böyle bir zorlanma karşısında neler yapılması gerektiğine gelince...
Öncelikle silahlı eylemlerin en sert şekilde karşılanması gerekmektedir. Ordu'nun herhangi bir yasal yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunu göstermesi için Ordu'nun ABD'ye savaşırım mesajını iletmesi gerekmektedir.
PKK son dönemde özellikle mayın saldırıları düzenlemektedir. Mayın saldırısı, yüksek teknoloji kullanılan bir saldırı türüdür. Doğrudan ordu gücü göstermektir. ABD, PKK'ya NATO mayınlarını vermekte, Türkiye'nin mayın tarama araçlarını etkisiz kılacak teknolojik desteği sağlamakta ve Türk devletini açıkça tehdit etmektedir.
Türkiye bu saldırıya karşı öncelikle yurt içinde geniş çaplı bir operasyon başlatmalıdır. Bir kaç yüz PKK teröristinin leşini yere sermeden ABD'ye mesaj verilemez.
PKK saldırılarının kesilmesi için İmralı umursanmalıdır. Terörün elebaşısı İmralı'dadır. İmralı'daki elebaşını tam tecride almak, dışarıyla tüm bağını kesmek, ABD'ye ikinci mesaj olaccaktır.
Kürt istilasının nüfus kayıtları
Ancak bu tür askeri önlemlerle bu mesele çözümlenemez. Öncelkle Türk milletinin Kürt meselesi konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye Başbakanının tersine biz Türkler Türkiye'de bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz. Yaşadığımız en önemli sorun budur.
PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984'te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve herşeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu.
Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel çaba harcandı. 2005 yılı nüfus istatistikleri bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını ortaya çok acı bir şekilde koymaktadır.
1- PKK'nın aktifleştiği 1990'dan 2005'e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam %24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son onbeş yılda %40 artmıştır.
Güneydoğu'daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İçanadolu ve Doğu Anadolu'nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.
2- PKK, sadece Güneydoğu'da Kürt nüfusu arttırmakla kalmamıştır. Aynı zamanda Güneydoğu'dan Batı illerine doğru istila halinde bir Kürt göçü yapılmıştır.
Kürt istilası iki ana hattan ilerlemiştir.
Birinci hat Antep'ten Muğla'ya hatta Kuşadası'na kadar giden sahil şerididir. Bu hatta kalan tüm iller Kürt akınına uğramıştır. Nüfus yapısı tümüyle değişmiş kentler Kürtleştirilmiştir. Bu hat, kıyı şeridi olarak, uluslarası ticaret, turizm ve tarım alanında Türkiye'nin en önemli bölgesidir. Şu anda buraya yerleşen Kürt istilacıların eline geçen bölge PKK'nın ekonomik gücünün önemli kaynağıdır.
İkinci hat doğrudan büyük şehirlere, sanayi merkezlerinedir. İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Bursa ve Kocaeli gibi şehirler büyük oranda Kürtleştirilmiştir.
Bu iki hatta başarıya ulaşan Kürt istilacılığı şu anda iki yeni hat daha açmış bulunmaktadır.
1- Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İçanodolu ve Karadeniz'e çıkma.
Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun şu an bu yeni hattın hedefi durumundadır. Bu yoldan PKK Karadeniz'e açılacaktır.
2- Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbul'u Trakya'dan kuşatmak.
PKK'nın uzun yıllardır süren Trakya'ya yerleşme çabası özellikle Trakya'nın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir.
Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyiniyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini oltaya koymaktadır. Son aylarda, Gönen'de, Çerkezköy'de, Bursa'da, İstanbul'da yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir.
Böyle bir olasılık tüm Amerikancıları ürkütmektedir. Hükümet provokasyon önlemleri alırken, diğer taraftan Amerikancı medya devreye girmekte ve Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Lozan'da Tayyip Erdoğan'ın himayesinde konuşan Perinçek o nedenle biz Kurtuluş Savaşı'nı Türklerle Kürtler birlikte verdik demektedir.
Böylelerine hadi ordan diyoruz. Kurtuluş Savaşı'nda 33 bin şehit verdik, bunun ancak 700 tanesi Kürttü: Yani %2!

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde ATATÜRK ve kürtler

Heyet-i Temsiliye’deki o Kürt!
Yıllardır Atatürk’ü Batıcı bir devlet adamı gibi gösteren sağcı güçlerin yarattığı tahrifat, tam tersi kutupta başka bir tahrifata daha yol açtı. Sağcıların Atatürk’ü Batıcı gibi göstermesi gibi kimi sözde solcu ve Kürtçü akımlar da Atatürk’ü “Kürtçü” göstermeye başladılar.
Bu zevata bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti. Perinçek’ten Apo’ya kadar Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak, Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaktadır. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun “şu cahil Türklerimiz” Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuruyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya koymaya çalışacağız.
Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir. Kürtlerin Kurtuluş Savaşımıza katıldıkları ise en büyük uydurmaların başında gelir.
O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.
Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri Hacı Musa Beydir.
Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.
Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır.
Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.
Mustafa Kemal ve Diyap Ağa
PKK’nın gazetesi Özgür Gündem’de “Kurtuluş Savaşı’nda Türk-Kürt ittifakı” propagandası ve ardından varılan sonuç:Cumhuriyet Kürtlere ihanet etti.
Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:
“Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”
Mustafa Kemal’e idam kararı veren de Kürttü!
Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz. Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.
İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!
Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.
Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?
Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.
Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bay’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.
İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.
Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.
Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.
Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e kaşıdır.
İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.
28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:
“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.
9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’a raporunda ise şunlar yazılıdır:
“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”
Yunan ordusundaki Kürtler
Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.
Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.
Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:
“... Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”
Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.
Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşır ve Kürtleri Mustafa Kemal'e karşı kullanır. İstanbul Hükümeti'nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit Hükümeti'nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir.
Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:
“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”
Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:
1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması
2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi
3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi
4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi
5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”
Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:
“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”
Kurtuluş Savaşı’ndaKürt-Yunan işbirliği
Haritayı büyütmek için tıklayın.
Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu Koçgiri İsyanıdır. Yunan ordusu Büyük İlerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.
Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor
Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.
Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.
Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir.
Mustafa Kemal daha sonra Nutuk’ta şu şekilde anlatır:
“Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur!
Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.
Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:
“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”
Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir:
“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”
Kürtlere özerklik Mustafa Kemal’in değil Damat Ferit’in programı
Kürtler’in Kurtuluş Savaşı’na ne şekilde katıldıkları yalanını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz.
12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir:
-Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır.
Anlaşmanın altında Damat Ferit’in imzası vardır.
Anlaşma’nın esas önemi Damat Ferit’in Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmasını saptamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük.
İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit Hükümeti’nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir.
Amasya Görüşmeleri bunun ilk safhasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesi imiş gibi sunulan Amasya Görüşmelerinde şu karar alınmıştır:
“Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumumüştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerinönüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.”
Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbul’un yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu arazıyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi bir kısım hukuk asistanı bunu tam tersine yormaktadır.
Amasya görüşmesinin teyidi ise Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliye’nin bu ilk belgesi, aynı zamanda İstanbul Meclisi’nin son kararında özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir.
Milli Mücadele’nin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevr’e karşı çıkan bir hareketin Sevr’de dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir!
Kaldı ki ne Erzurum, ne Sivas Kongrelerinde de bu yönde alınmış bir karar yoktur. BMM’nin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi? Komik olmayı bırakın: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak, hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek kadar hain değildi...
İngilizlerin Kürtlere özerklik uydurması
Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağı ise doğrudan İngilizlerdir!
Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Meclis’te Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal’in isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır.
Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır. Maddeler şunlardır:
1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen BMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.
2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. ...
3-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.
4-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır.
Toplam 9 maddelik kanun tasarısı İngilizlere göre kabul edilmiştir!
Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevr’den bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri isyanını bastıran bir Meclis’in bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi.
İngilizler yetmedi bir de Perinçek...
Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceğine ilişkin ikinci bir iddia ise İngilizlerden sonra Perinçek’ten gelmektedir. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını yanıtlar. Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur” sorusuna şu yanıtı verir:
“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarı için kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir.
Mustafa Kemal’in İzmit basın toplantısıyla ilgili 21 Ocak 1923 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesi
....
“Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çieşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir...”
Perinçek ve Apo, Atatürk’ün bu demecini Atatürk’ün özerkliği savunduğunun kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi Mustafa Kemal özerklikten değil bir çeşit özerklikten bahsetmektedir. Bu ise, 1921 Anayasasına göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir.
1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir:
“İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir”
Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir.
Aslında Atatürk’ün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorununu kabul etmemektedir!
Dahası açıklamaların devamında Lozan’da tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve şu ifade edilmektedir:
“İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bune engel olmak için sınır güneyden geçirmek gerekir.”
Yani Atatürk bizim sınırlarımı içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musul’u vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozan’da Türkiye, Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur!
Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri: Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi
İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonru Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet idaresinde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizler’le Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musul’u geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir.
Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteği ile ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyar’dır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Meclis’te kendini savunacağı üzere “gereksiz kan dökülmesine karşıdır”
Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garı’nda İsmet Paşa’yı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemelerinin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir.
Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liboşlarla, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakiperver Cumhuriyet Fırkası liderleri, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Bey, Takrir-i Sükun’a karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir. Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın liderleri: (Soldan sağa) Kâzım Karabekir, Refet Bele, Dr. Adnan Adıvar, H. Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim milletvekili Feridun Fikri’nin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCF’nin tüm muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu yasası kabul edilir.
Çünkü başta Atatürk olmak üzere, Cumpuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumpuriyet’in sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 millitvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar: “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır.”
Nifak vardır vahdet olsun diyoruz
Böylece Mustafa Kemal’in çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve ürtçüler ise özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu şekilde ifade eder:
Şeyh Sait idam sehpasında.
“... Türkiye’de devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul sbasını Türkiye’de devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır. Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp tüm devleti tahrip etmektedirler.
“Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar masum halka devlet gücünün değerli birşey olmadığını aşılyamaktadır...
“Hükümetimiz pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehhlike içinden yanan yangın gibidir. Eğer devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz.
“Herhangi bir düşünce ile ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir.”
Sonuçta isyan bastırıldı.
İsyanın elebaşılarındak 46’sı idam edildi.
Mehmet Emin Bey, Meclis’te Cumhuriyet’in isteğini açıklıyordu:
“Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz.İhanet vardır sadakat olsun diyoruz. İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz. Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.”
Güneydoğu’ya Umum Müfettişlik
1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra Cumhuriyet yönetimi meselenin üzerine daha hassasiyetle yaklaşmaya başladı. Bu yaklaşımla birlikte Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesindeki tedbirleri de oluşmaya başladı. Cumhuriyet idaresinin meseleyi çözmek için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarttığını ve İstiklâl Mahkemeleri’ni yeniden kurduğunu geçtiğimiz haftaki yazımızda görmüştük. İstiklâl Mahkemeleri’nin çalışma süresinin dolması ile birlikte yerine bir şey konulup konulmayacağı tartışılmaya başlandı.
Bu noktada Umum Müfettişlik kurulması Cumhuriyet idaresinin çözümü oldu. Umum Müfettişlik ya da o dönem kullanılan öz Türkçe karşılığı ile Genel İnspektörlük kurulması önerisi Başbakan İsmet İnönü’den gelmişti. Gerekçe, bu bölgede daha güçlü bir yönetim kurulması gerekliliğiydi.
Umumi Müfettişlikler
Haritayı büyütmek için tıklayın.
25 Haziran 1927 tarihinde Umum Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun kabul edildi. Bu kanuna göre Umum Müfettişlik Elaziz, Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbekir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı. Görüldüğü üzere bu bölge Kürt isyanlarının merkezi olan Güneydoğu Bölgesiydi.
Umum Müfettişliğe beş yıl bu görevi sürdürecek olan İbrahim Tali Öngören atandı. Bu tercih dikkat çekiciydi çünkü Öngören aynı zamanda milletvekiliydi. Öngören milletvekilliğinden istifa ederek bu göreve geldiğine göre görev oldukça önemliydi. Ancak Öngören’in çok daha önemli bir özelliği daha vardı o da Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma Vapuru’na binen ilk kadrodan olması ve o günden beri de Mustafa Kemal’in güvenini hiç kaybetmemesi idi.
Umum Müfettişlik görevine 1935 tarihinde Abidin Özmen’in atanması da üzerinde durulması gereken bir noktadır. Abidin Özmen, Milli Mücadele yıllarında Mudanya Kaymakamıdır. Bu görevini sürdürürken Yunanlılara karşı ajanlık faaliyetini organize eder. Bu görevi sırasında Yunanlara esir düşer. Atina Hapishanesi’nde iki buçuk yıl hapislikten sonra Zafer’le birlikte kurtulur ve yurda döner. O da Mustafa Kemal’in güvenini kazanan kadrolardandır.
Güneydoğu bölgesinde göreve başlayan Umum Müfettişliklerin kapsamı daha sonra genişletilir. İkinci Umum Müfettişlik 1934 tarihinde Trakya’da Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale illerinde kurulur. 1935 tarihinde Erzurum merkezinde Erzurum, Kars, Gümüşhane, Çoruh, Erzincan, Trabzon ve Ağrı illerini kapsayan Üçüncü Umum Müfettişlik kurulur. 1936 yılında ise Bingöl, Tunceli, Elaziz ve Erzincan illerini kapsayan Dördüncü Umum Müfettişlik kurulacaktır.
Bu görevlere atananlar da dikkat çekicidir. İkinci Umum Müfettişliğe İbrahim Tali Öngören geçerken, Üçüncü Umum Müfettişliğe Tahsin Uzer atanır. Tahsin Uzer de başından itibaren Mustafa Kemal’in yanındaki kadrodandır. Dördüncü Umum Müfettişliğe ise Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Alpdoğan Paşa, Koçgiri İsyanı’nı bastıran Nurettin Paşa’nın oğludur.
Görüldüğü gibi Atatürk, Umum Müfettişliklere büyük önem vermiş ve bu göreve hep çok güvendiği isimleri getirmiştir. Umum Müfettişliklerin kuruluş tarihi de oldukça dikkat çekicidir. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Birinci Umum Müfettişlik teşkil edilirken, Ağrı İsyanı ertesinde Üçüncü Umum Müfettişlik, Dersim İsyanı döneminde ise Dördüncü Umum Müfettişlik teşkil edilir. Aslında Dördüncü Umum Müfettişliğin teşkili, Cumhuriyet Yönetimi’nin Dersim’e yönelik hazırlıklarının sonucudur. Zaten Dördüncü Umum Müfettişliklere sadece Korgeneral rütbesindeki askerler atanabilecektir.
Umum Müfettişliklerinin kurulmasına ilişkin kararname
Atatürk kurdu, Demokrat Parti kapattı
Umum Müfettişliklerle ilgili aslında önemli bir ayrıntı daha belirtilmelidir. Umum Müfettişlik daha Milli Mücadele sürerken, yani Birinci Meclis döneminde de kabul edilmiştir. Koçgiri İsyanı’nın hemen ertesinde gündeme gelen Umum Müfettişlik idaresine muhalefet şu gerekçeyle karşı çıkıyordu: “Memleketten İstiklâl Mahkemelerini kamilen kaldıralım, memlekete adalet verelim. Adalet için çare İstiklâl Mahkemeleri’ni kaldırmak... Müfettişi Umumilik Kanununda toptan tüfekten bahsediliyor. Bu milletin üzerine hâlâ top ile tüfek ile mitralyöz ile mi yürüyeceğiz?”
Ancak Mustafa Kemal bu tür muhalefeti yenerek Umum Müfettişlik yasasını o dönemde de çıkartmıştı. Çünkü bölücülük, her dönemde insan hakları ve hürriyet laflarının arkasına sığınarak idareyi gevşetmeye çalışmıştır.
Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Umum Müfettişlikle ilgisi de belirtilmelidir. Umum Müfettişlerin çalışmalarını yakından takip eden Atatürk, özellikle Dersim Harekatı sırasında Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’ya büyük destek vermiştir. Nitekim İnönü’nün Alpdoğan Paşa’ya 30 Mayıs 1937 tarihli mektubunda şu sözler dikkati hemen çeker: “... Atatürk sizden bana büyük bir takdir ve memnuniyetle bahsetti. Bilhassa hanımefendinin asalet ve nezaketi ve Sabiha Gökçen’e gösterdiği alaka ve şefkat kendisini pek mütehassis etmiştir.” Bilindiği gibi Sabiha Gökçen, Atatürk’ün manevi kızıdır. Ve Dersim İsyanı’nı bastırmak için havadan bombardıman yapan pilotlarımızdandır.
Umum Müfettişliğin önemi Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesine yaklaşımını bizzat yürüten kurum olmasıdır. Bu bakımdan 7-22 Aralık 1936 tarihleri arasında düzenlenen Umum Müfettişler Toplantısı özel önem taşımaktadır. Dersim İsyanı öncesindeki toplantı Cumhuriyet idaresinin olaya yaklaşımını özetler. Şu satırlar Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’nın raporunda geçmektedir:
Atatürk’ün kurduğu umum müfettişlikler Demokrat Parti döneminde kapatıldı. Kapatma önergesini veren ise DP Diyarbakır milletvekili Mustafa Remzi Bucak’tı (Önerge yukarıdadır). Yani Bucak aşiretinin o dönemki önde gelenlerinden!
“...Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskanları düşünülüyor. ... Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız. ... Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır..”
Umum Müfettişliklerin kaldırılması ise Demokrat Parti iktidarı altında olacaktır. Kürt bölücülüğüne kucak açan DP, daha ilk görev yılında bu kurumu lağvedecektir. Kürtçülüğün önde gelen isimlerinden DP Diyarbakır milletvekili Mustafa Remzi Bucak, Umum Müfetişliklerle ilgili görüşmede şu sözleri sarfedecektir: “... Bu memleketin siyasi idare tarihinde kapkara bir leke olarak yer almış olan Umum Müfettişlikler... Bu bakımdan Umum Müfettişlikler, idare ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görememişlerdir...”
Aynı Bucak’ın daha sonra Kürdistan’a özerklik verilmesi ve federasyon kurulması için İsmet İnönü’ye başvurduğunu da göreceğiz.
Görüldüğü gibi 1927 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in imzası ile kurulan Umum Müfettişlikler 1952 yılında karşıdevrimci Demokrat Partililer tarafından ortadan kaldırılmıştır. Tıpkı köy enstitüleri, Halkevleri gibi...
Birinci Umum Müfettişlik çalışmaları sonuçlarını vermeye başlar. Şeyh Sait isyanından sonra Birinci Umum Müfettişlik bölgesinde Kürt isyanı gerçekleşmez. Ancak Kürt bölücülüğü bu dönemde merkez üssünü Diyarbakır’dan Ağrı’ya kaydırır. 1927 ile 1931 yılları arasında Ağrı’da üç ayaklanma gerçekleşecektir. Bunların en büyüğü ve en önemlisi Üçüncü Ağrı isyanıdır.
Mustafa Kemal manevi kızı Sabiha Gökçen’le birlikte Dersim Harekâtı’nın ardından incelemelerde bulunuyor. Harekât’ta büyük başarı gösteren Hava Kuvvetleri’nde Sabiha Gökçen de görevliydi.
İskan Kanunu
Ağrı İsyanı’ndan hemen sonra Cumhuriyet İdaresi’nin Kürt meselesinde yeni bir tedbiri olan İskan Kanunu hazırlanacaktır. 1932 yılında kanun teklifi haline getirilen ve 27 Mayıs 1934 tarihinde yasalaşan İskan Kanunu, gerek gerekçesi gerekse uygulanması açısından son derece önemli bir belgedir.
İskan Kanunu’nun gerekçesinde öncelikle yaşanılan sorunun kökeninin Osmanlı yönetiminde olduğu belirtilir. Gerekçe’nin ikinci sayfasında bu durum şöyle ifade edilir:
“Dini ve emperyalist saltanatın memlekette idame ettiği idarei mutlakanın bünyesi esasen milli temsil siyaseti tatbikine gayrımüsaittir. Mutlakiyet kendi varlığını birbiri ile anlaşamayan unsurların yanyana bulundurulmalarına ve birbirlerile bağdaşmamalarına ve kaynaşmamalarına istinat ettiriyordu. Onun için muhtelif kıtalardan gelen muhacir unsurlar hane hane Türk kasaba ve köyleri içine dağıtılarak eritilip temsil edilmeleri maksadı hiçbir zaman istihdaf edilemezdi. Muhtelif vilayetlere gelen bu halk blok halinde müstakil köy ve mahalle teşkil etmek üzere yerli Türklerin arasına bir ihtilaf unsuru olarak katılırdı. Bunlar yıllarca kendi dillerile mütekellim kaldılar. Bütün Osmanlı devrinde Türkçeyi ana dili olarak bernimseyemediler. Türk ırkına ve harsına mensup muhacirler bile blok halinde ayrı yerleştirilmek yüzünden ırkdaşlarına bütün bir Osmanlı devrinde ısınamadılar.”
Üçüncü sayfada ise Cumhuriyet döneminin uygulamalarına geçilmekte ve şu ifadeye yer verilmektedir:
“Bu dokuz yıl zarfında Cumhuriyet Hükümetince hal ve tavsiyesine muvaffakiyet elveren dahili, harici birçok meselelerden sonra normal bir sistem tahtında milli bünyemizi korumağa, sağlamlaştırmağa, mütecanisleştirmeğe ve milli harsımıza ve muasır medeniyete daha ziyade intibakları matluk olan nüfus kütleleri üzerinde müsmir bir suratte Devlet eli ile işlemeğe Türk nüfusunu kemiyet ve keyfiyetçe inkişaflandırmağa müteveccih bir nüfus siyaseti takip ve tatbikine sıra gelmiştir”
Takip ve tatbik edilecek nüfus siyasetinin ne şekilde olacağı ise şu şekilde belirtilmektedir:
“Yine dahili iskan safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmıyan nüfus terakümlerinin menine ve mevcutlarının dağıtılması şekillerine ve bu suretle hars vahdetinin korunmasına ait tedbirlerin ittihaz ve tatbiki için Hükümete kanuni selahiyet alınması düşünülmüştür.”
İskan Kanunu’nun gerekçesinde de görülebileceği gibi Cumhuriyet idaresi, Türkiye’de Türk nüfusunu -ki bu nüfusun ana dili Türkçe olacaktır- arttırmak için bir nüfus siyaseti izleyecektir. Bu siyasetin gerekçesi ise Osmanlı’nın farklı kavimleri kütleler halinde koruyarak tek bir milli kimlik yaratmaya engel olmasıdır. Osmanlı’nın bu kozmopolit siyasetine karşılık Cumhuriyet idaresi, tek bir Türk kimliği yaratmak için, farklı kavimleri Türklük içine dağıtarak eritecektir!
Türklük içinde hamur oluncaya kadar eritmek
Kabul edilen İskan Kanunu’nda ise bu gerekçeye uygun olarak çok önemli noktalara temas edilmiştir. Yedinci sayfada şöyle ifade edilmektedir:
“Yapmacık Osmanlı topluluğunun bir gün için Türk’e veremediği geniş soluk almayı, Türkiye Cumhuriyeti kendisi için en yüksek, en değerli en büyük amaç yapmıştır... Osmanlı İmparatorluğu Türk’ü başka soylar kazancına çalıştırarak onu yükseltmeyi kendisine ve yaşatmak istediği gemsiz buyrukçuluğuna nasıl bir çürük temel edinmiş ise Türkiye Cumhuriyeti de bütün olgunluğunu Türk varlığından alarak onun dışında hiçbir şey görmemek üzere öz benliğini milletine dayamakla yükselmektedir. Bunun içindir ki Osmanlı İmparatorluğu, değişik ve çetrefil dil söyleyenlerin içinde çalışkan içi dışı ayrı kalmış kümeler kılığındaki insan kalabalıklarının birbirini anlamamaları ve anlaşamamalarında nasıl kendi eğri yaşayışını korumak istiyor idiyse, Türkiye Cumhuriyeti de ancak gönül ve kafa birliği ile dil birliğini göz önüne alarak bir soyun tek çocuğu saydığı Türklüğün iç ve dış güçlerini biletip yükselterek herşeyi ancak bu büyük Türke bağlamayı kendisine ülkü ve amaç yapmıştır.
“... Yalnız muhacir getirerek yerleştirmek düşüncesi bu kanunda yer tutmuş değildir. Burada en canlı ve en köklü düşünce yapılacak iş, yerleştirmenin bilgi yolunda yapılmış olması ile beraber binlerce yıldan beri dönüp dolaşan dağınık Türkleri toplayarak artık bu göçebe yaşayışına bir son vermek ve kültür işini kökünden kesmek için buraya açık ve kestirme kurallar konmuştur. Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için Devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir. Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun ona verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunnu içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü Devlet için belli ve açık olmalıdır.”
Görüldüğü üzere İskan Kanunu, tek bir Türklük yaratmak için çıkarılan bir kanundur. Bunun için tek bir Türk kültürü oluşturulması gerekmektedir. Ve en önemlisi de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlananların kendilerini Türklükten bağımsız görmelerini Cumhuriyet idaresinin kabul etmeyeceğidir. Bugünkü tartışmalarla paralel bir biçimde, o günlerde de, bu ülkenin bayrağına, diline tabi olmayıp bu ülke kanunlarının sağladığı haklardan yararlananlar vardı. İşte bu kanundan sonra artık bunlara müsamaha edilmeyecekti!
Ve dahası bugün Atatürk’e maledilmeye çalışılan Türk-Kürt kardeşliğinin tam tersine, İskan Kanunu açıkça şunu söylemektedir:
“Yalnız 1876 yılından sonrakileri ele alırsak, yok olan Osmanlı İmparatorluğu’nda gelip yerleşen değişik dilli ve değişik kültürlü olanlar inanda yerli Türkle birleşik iken bile bunları ayırt edilmeyecek gibi Türk kültüründe yoğrulduklarını söyleyemeyiz. Bunu Türk kültürünün yetiştirici, yükseltici ve yerleştirici gücünün düşüklüğüne veremeyiz. Bu gelenleri Türk kendi topluluğu içine almış iken ve hemen pek çoğu da Türk dilini konuşurken bile Türk kültürünü, Türk duygusunu bilimli olarak taşımaktan sekmişlerdir. İşte bunun içindir ki geçmişte denenmiş olanı bir daha denemek gibi zararlı bir işe girişmekten ise bunu kökünden kesip atmayı isteyen bu madde ile Devlet bu gibi yurda gelenleri ta Türk kültürü içinde eyice eriyip büyük Türklük içinde hamur oluncaya kadar gözü önünde tutmak istemiştir.”
Atatürk, Dersim İsyanı bastırıldıktan sonra Tunceli’de
Aşiretlerin Dağıtılması ve Toprak Devrimi
İskan Kanunu, Atatürk’ün Altı Ok programının çok önemli halkasıdır. İskan Kanununun aşiretleri kaldıran kararı aşiret düzenine karşı ulusçuluk tedbiri, aşiretlerin dağıtılması ile birlikte çıkarılan Köylüyü Topraklandırma Kanunu ise halkçılığın önemli bir uygulamasıdır.
Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyet yöneticileri Kürtçülüğün, aşiret düzeninde yaşayan bir toplumsal sistemden güç aldığını görüyorlardı. Bu sistemde, topraksız köylü, şeyhin, ağanın esiri idi. Devlet iktidarına karşı bu kırsal alanda ağanın, şeyhin egemenliği söz konusuydu. Devlet kendisine rakip olan bu iktidara göz yumarsa devlet içinde devlet kurulmuş olacaktı. Kürtçülük zaten tam da bu nedenle gelişmişti. Güçsüz Osmanlı padişahları, gerek İran’la gerekse Ermenilerle mücadelede Kürt aşiretlerine destek olmuş, onlara otorite vermişti. Böylelikle Kürt aşiretleri Osmalı karşısında bir güç olmuşlardı. Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte varlığı tehlikeye düşen aşiretler, bu konumlarını korumak için gerek Hilafetçiliğe gerekse Kürtçülüğe başvurarak halkı Cumhuriyet devletine karşı ayaklandırıyordu.
O halde Kürtçülükle mücadelenin en önemli tedbiri aşiret yapısının dağıtılması olabilirdi. Ancak bunun için de aşiret egemenliğinden kurtarılacak köylüye toprak dağıtmak gerekirdi. bu ise bir toprak reformunu gerekli kılıyordu. İşte İskan Kanunu bu iki noktada da gereken yasal yolu açtı.
Kanunun 10. maddesi şöyleydi:
“Kanun aşirete hükmi şahsiyet tanımaz. Bu hususta herhangi bir hüküm, vesika ve ilama müstenit olsa da tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılmıştır.
“Bu kanunun neşrinden önce herhangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle reis, bey, ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtsız şartsız bütün gayrımenkuller devlete geçer.”
İskan Kanunu’nun anılan maddeleri TİP tarafından yayınlanan Sosyal Adalet dergisinde toprak devriminin bir aşaması olarak desteklenmiştir.
Ancak aşiretlerle mücadele alanında önemli bir adım da 27 Mayıs Devrimi’nden sonra atılmıştır. 19 Kasım 1960 tarihinde 2510 sayılı İskan Kanunu’na ek 105. madde eklenmiştir. Bu ek madde uyarınca 55 ağa sürgüne gönderilmiş, toprakları ise köylüye dağıtılmıştır.
Atatürk dönemi tedbirler
Haritayı büyütmek için tıklayın.
Kürt istilasının çok uzun dönemli bilinçli bir politika olduğunu Cumhuriyet’ten bugüne izlemekteyiz. Yukarıdaki harita 1927 ve 1935 nüfus sayımı baz alınarak hazırlanmıştır. Kırmızı işaretli bölgeler Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerdir. Bu bölgelerde 1927 yılında toplam 877 bin kişi yaşamaktadır. Bunların 206 bini Türkçe, 543 bini Kürtçe konuşmaktadır. Yani Türkçe konuşanlar nüfusun %23’ünü, Kürtçe konuşanlar %77’sini oluşturmaktadır. 1935 yılı nüfus sayımında ise bölge nüfusu 993 bine çıkmıştır. Bunun 228 bini Türkçe konuşanlar, 765 bini Kürtçe konuşanlardır. Yani 8 yılda Türkler 22 bin kişi çoğalırken Kürtler 222 bin kişi artmıştır. Kürtler Türklerin on katı çoğalmıştır. Bunun doğum oranının yüksekliği ile açıklanamayacağı açıktır.1927 nüfus sayımı: Toplam nüfus: 11 milyon 778 bin. Kürtçe konuşan 1 milyon 134 bin. Yani Türkiye’nin % 10’u. Bu Kürt nüfusun 543 bini Güneydoğu’da oturur. Güneydoğu Kürtler’in % 50’sini barındırmaktadır. Güneydoğu’nun %23’ü ise Türktür. 1965 nüfus sayımı:Toplam nüfus: 31 milyon 391 bin. Kürtçe konuşan 2 milyon 291 bin. Yani Türkiye’nin % 6’sı. Güneydoğu’da ise Kürtler’in oranı %40’tır. Yani Cumhuriyet döneminde alınan tedbirlerle Kürt istilası durdurulabilmiştir. 2005: Toplam nüfus: 70 milyon. Güneydoğu’da yaşayan nüfus 6 milyon. 20 milyon olduğu iddia edilen Kürt nüfus. Yani toplam nüfusun neredeyse % 30’u. Bu rakam abartılı olsa bile 1965’te %6’ya düşen Kürt nüfusun nasıl birden artış gösterdiğinin açıklanması gerek: Atatürk dönemi politikaları terk edildiği için.
Soyadı Kanunu
İskan Kanunu, yukarıda gerekçesinde de açıkça belirtildiği gibi dönemsel, isyan üzerine çıkarılmış bir kanun değildir. 1925 yılından başlayarak 1926, 1927, 1929, 1933, 1934 ve 1935 tarihlerinde toplam 11 adet iskan kanunu çıkarılmıştır.
İlk İskan Kanunu’nun Şeyh Sait İsyanı ve Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikasti’nin hemen ardından çıkarılmış olması da dikkate değerdir. Çünkü Cumhuriyet’e muhalefet edenler, aşiretlere yaslanmaktadır. Bu aşiretlerle mücadele ise ancak iskan kanunları ile mümkündür.
Aşiretlerle mücadele ile birlikte çıkarılan Soyadı Kanunu da doğru bir yere oturtulmalıdır. Soyadı Kanunu, isyanları önlemek için isyan bölgesinde ikamet edenlerin nüfusa kayıt yaptırmalarını sağlamak, onları aşiret yapısından kurtarmak için çıkarılmıştır.
İskan Kanunu ile aynı yıl çıkarılan Soyadı Kanunu ile birlikte bir de Bakanlar Kurulu tarafından Soyadı Nizamnamesi yayınlanacaktır. Bu nizamnameye göre, Arnavutluk, Çerkeslik, Kürtlük gibi başka milletlere delalet eden soyadları alınamayacaktır. Soyadlarında ek olarak “yan, of, ef, viç, iç, is, dil, pulos, aki, zade, mahdumu, veled ve bin” gibi takılar da kullanılamayacaktır. Soyadları mutlaka Türkçe olacaktı.
Üç bölgeye ayrılan Türkiye
İskan Kanunu’nun en önemli özelliği Türkiye’de tek bir Türk nüfusu yaratmak için Türkiye’nin üç mıntıkaya bölünmesidir. TÜRKSOLU’nun yayınladığı Kürt istilası haritalarından rahatsız olanlar, Atatürk döneminde çıkan bu İskan Kanunu’nda da aynı haritaların kullanıldığını unutmuş olabilirler. Onlar için bu maddeleri burada bir kez daha verelim:
Madde 1- Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus oturuş ve yayılışının, bu kanuna uygun olarak İcra Vekillerince yapılacak programa göre düzeltilmesi Dahiliye Vekilliğine verilmiştir.
Madde 2- Dahiliye Vekilliğince yapılıp İcra heyetince tasdik olunacak haritaya göre Türkiye iskan bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır.
1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenilen yerlerdir.
2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerlerdir.
3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik, inzibat sebepleriyle boşaltılması istenilen ve iskan ve ikamet yasak edilen yerlerdir.
Yukarıda yazılan iskan mıntıkalarının tesdikli haritasında, zamanla ortaya çıkacak ihtiyaca göre değişiklikler yapılması Dahiliye Vekilliği’nin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti kararına bağlıdır.”
Görüldüğü üzere devlet Kürtçülükle mücadele için bir nüfus planlaması yapacaktır. Burada iki tür önlem vardır, birincisi aşiretlerin dağıtılması ile birlikte Kürtlerin, Türk bölgeler içine serpiştirilerek Türk kültürü içinde eritilmesi, ikincisi ise Türk kültürlülerin ve Türk muhacirlerin, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere iskanı ile buralarda da Türk kültürünün geliştirilmesi.
Atatürk dönemi tedbirler
Haritayı büyütmek için tıklayın.
Nitekim Atatürk iktidarı bu durumu Kürtlerin Türk bölgelerini istila etmesi ve Kürtleştirmesi olarak değerlendirir. Bu durum üzerine Başbakan İsmet İnönü Doğu gezisine çıkar ve bir rapor hazırlayarak Atatürk’e sunar. İsmet İnönü’ye göre bölgede en sağlam Türk kalesi Bitlis’tir. Aynı şekilde Van da Türk hakimiyetindedir. Bu bölgenin sağlam tutulması gerekmektedir. Diyarbakır ve Urfa da Türklerin dayanağı olacak bölgedir. Kürt nüfus üç merkezli bir istila hareketi gerçekleştirmektedir. 1- Bugünkü Mardin, Hakkari, Diyarbakır üçgeninden yayılan Kürtleştirme hareketi. Bu hareket özellikle Diyarbakır, Urfa ve Bitlis’i hedef almaktadır. 2- Ağrı merkezli Kars, Iğdır, Ağrı ve Muş’ta Kürtler Ermenilerden boşalan verimli toprakları istila etmiştir. 3- Tunceli merkezinden Erzincan, Elazığ ve Bingöl’e doğru istila hareketi. Tüm bunların önlenmesi için Atatürk iktidarı, 1- Kürtlerin başka bölgelere iskanını2- Bölgede ağalığın tasfiyesini 3- Bölgenin Türk yerleşimcilerle doldurulmasını politika olarak belirler. Yukarıda bu politikanın sonuçlarını oransal olarak görüyorsunuz.
Kürtler mahalle kuramaz
Burada bizim Kürt istilası olarak ortaya koyduğumuz, Kürtlerin Batıya yerleşerek oralara da kendi aşiret ve köy kültürlerini taşıyarak Türkleri asimile etmeleri olgusu üzerinde de durmak gerekir. İskan Kanunu’nun 11. maddesi böylesi bir tehlikeyi görmüş ve buna karşı şu tedbiri getirmiştir:
Madde 11- A- Ana dili Türkçe olmıyanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.
B- Türk kültürüne bağlı olmıyanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında harsi, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti Kararıle, Dahiliye Vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartıle başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içirndedir.
C- Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.
Görüldüğü gibi Atatürk döneminde çıkarılan İskan Kanunu ile Kürtlerin mahalle ve köy kurmaları yasaklanmıştır!
Türklerin Kürtleşmesi
İskan Kanunu’nun Türklerin kendi milli kimliklerini unutmasına karşı, güncel olarak söylersek Kürtleşmesine karşı da bir tedbir olduğu ortadadır. Meclis’te Kanun görüşmeleri sırasında Samsun mebusu Ruşeni Bey şunları söyler:
“Son üç dört asır zarfında saltanatın yarattığı hastalık maalesef Türk kanına yerleşmiş ve Türk yabancı Müslüman soyları arasında kaldıkça Türklüğünü unutarak o soylara karışmağa müstenit olmuştur. Bugün Mısır’da, Filistin’de, Suriye’de, şurada burada Araplaşan Türkler yüzbinlerle baliğ olmaktadır. Halbuki tabiatta her zihayatın bir miğdesi vardır. Miğde mutlak canlı şeyler yemekle yaşar. Yani yaşayan yaşayanı yiyerek yaşar. Ferdin miğdesi olduğu gibi milletlerin de miğdesi vardır, o da insanları ve kümeleri yiyerek yaşar...
“... Şimdi bir de dini ve dili ayrı olan soyları ele alalım. İmparatorluk devrinde düşmanlardan gördükleri yardımlarla, aldıkları imtiyazlarla öyle bir noktaya varmışlardı ki, her doğan çocuk Türk düşmanı olarak doğmuş, Türk yurduna zarar vermek üzere büyümüştür. Bunlar yavaş yavaş kendi kültürleri, kendi ülküleri, kendi servetleri ve kendi yaşayışları ile Türk’e karışmamak için o kadar ileri gittiler ki, kendilerinin bile olmıyan dilleri benimsemişler, onu konuşarak bizden ayrılmışlardır”
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya da bu duruma değinerek İskan Kanunu ile birlikte aynı zamanda dil davasının da halledileceğini belirtir.
Devlet Türkten başka millet tanımaz
Atatürk döneminde alınan tedbirler elbette İskan Kanunu ile sınırlı tutulamaz. Atatürk ve dönemi başından itibaren Türklük üzerine Cumhuriyet’in edilmesine sahne olmuştur:
1- Daha 1922 yılında Büyük Taarruz’dan sonra millete beyanname yayınlayan Başkomutan Mustafa Kemal burada, “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte veren Türklerle Kürtlere” değil, “Büyük asil Türk milletine” seslenir!
2- 1924 Anayasası Encümeni, Türkiye’deki millet meselesini şu şekilde formüle eder: “Devlet Türkten başka millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuku müsaviyeyi haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki ayrılıklarını ayrı bir milliyet olarak tanımak caiz değildir.”
3- Atatürk 1926 yılında kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlar: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyle meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur”
4- Aynı şekilde Başbakan İnönü, 1925 yılında şunları söyler: “Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmıyanları behemehal Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız.”
5- Bugün kimileri tarafından Kemalizmin ideoloğu olarak lanse edilen Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt “Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı ekseriya mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” der!
6- Başbakanlık’ın 1925 tarihli kararnamesine göre Kürtlüğe asimile olma tehdidi altında bulunan Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcivaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezik, Ovacık, Hısnı Mansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik ve Çermik vilayetleri ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer idari şubelerde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananların hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmek suçundan cezalandırılması kararı alınmıştır!
7- 1928 yılında “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası başlatılmıştır. Atatürk de “ Türk milletindenim diyen insan, herşeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz” demiştir.
8- Atatürk Medeni Bilgiler kitabında şu uyarıyı yapar: Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdad devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl edememiştir”
Görüldüğü üzere Atatürk ve Cumhuriyet’te, Kürtçülerin işine yarayacak bir malzeme yoktur. O nedenle mürteci beyinsizlerin, hertürlü Türk kılığındaki hain o pis ellerini Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten çeksinler.
Atatürk ve Cumhuriyet, Türklerindir